Jump to content
  • Kaydol

Biyolokum

Editör Adayı
  • İçerik sayısı

    415
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

3 Nötr

1 Takipçi

Biyolokum Hakkında

  • Derece
    Lokum lokum
  • Doğum Günü 01-01-1990

Güncel Profil Ziyaretleri

1.457 profil görüntüleme
  1. Biyolokum

    Makrofaj nedir? Görevleri nelerdir?

    Makrofajlar fagositoz ve pinositoz yapan hücrelerdir. Sabit ve hareketli olmak üzere iki tiptir. Sabit olanlara Histiyosit denir. Hareketli makrofajlar Amöboid olarak hareket eder ve doku içindeki görevlerini yerine getirirler. Hayvanlara Tripan mavisi, hint mürekkebi ve lityum carmin gibi vital boyalar enjekte edildiği zaman, bu boya partiküllerini makrofaj sitoplazmalarında görmek mümkündür. Sabit makrofajlar iğ veya yıldız şeklindedir. Çekirdekleri oval ve kromatince zengindir. Hareketli makrofajlar kısa ve küt yalancı ayak (pseudopod) çıkararak fagositoz yaparlar. Bu bakımdan belirli şekilleri yoktur. Çekirdekleri yuvarlak olup sitoplazmalarında çok sayıda primer lizozomlar, seconder lizozom ve fagozom tipler, golgi sistemleri bulunur. Diğer bağ doku hücreleri ile koordineli şekilde çalışarak organizmayı çeşitli yabancı materyallere karşı korurlar. Uzun ömürlüdürler, dokularda aylarca yaşayabilirler. Birkaç kez fagositoz yapabilirler. Fagositoz yapacağı yabancı materyal büyükse, birden fazla makrofaj bir araya gelerek yabancı organizmanın etrafını çevirip kist oluştururlar.
  2. Birinci (sistolik) ses, karıncıkların sistolü sırasında, atrioventriküler kapakların kapanması ve kapanırken oluşturdukları titreşimler esnasında duyulur. ikinci ses (diyastolik) ise, karıncıkların diyastolü esnasında, karıncık içi basıncın düşmesi ile damarlara gönderilen kanın tekrar karıncık içine dönmemesi için semilunar kapakların kapanması ve kapanırken oluşturdukları titreşimlerden dolayı duyulur.
  3. En önemli özeliği seçici geçirgen olarak hücre için gerekli ve gereksiz madde alışverişini sağlamasıdır.
  4. Biyolokum

    İnsan da Tiroid Bezi Gelişimi

    - Tiroid bezinin gelişmesi, insanda uterus içi gelişmenin 24. gününde, endoderm kökenli farinksin ventralinde, orta çizgi hizasında bir kalınlaşma ile başlar ve kalınlaşan bu bölgede 1. ve 2. farinks keseleri hizasında dışa doğru uzayan, kese şeklinde bir yapı oluşur. - Gelişmenin ilerlemesiyle, kese, hücre yığınından oluşan bir kitle haline dönüşür. Bu evrede bezin, farinkse bir sap aracılığı ile olan bağlantısı, halen devam etmektedir. - Giderek, taslak gelişirken, sap hücrelerinin bozulmalarıyla, oluşumun farinks ile olan bağlantısı kesilir. - Yapı sonuçta, farinksin altında, trakenin sağ ve solunda yer alan iki lop ve bunları birleştiren ana parçasıyla, son şeklini almış olur. Fötal evrede bez, tipik folikülar yapısını gösterir. - İnsanda tiroid bezi, gelişmenin 11. haftası dolaylarında iyot tutup, hormonlarını üretmeye başlarsa da, 22.hafta dolaylarına kadar, hipofizden salınan tiroid stimulan hormonuna(TSH) cevap vermez. - Sıçanda ve tavşanda, tiroid bezinin hipofiz bezine cevabı, ancak doğumdan sonraki 5. gün dolaylarında başlar.
  5. Biyolokum

    Periplazmik Boşluk Nedir?

    Fonksiyonu Büyük molekülleri parçalayacak enzimler içerir Böylece büyük moleküler membranın bir tarafından diğer tarafına transport edilebilir G (-) hücrelerde burada daha fazla enzim vardır Yapısı ise Hücre duvarı ve membran arasındadır.
  6. Biyolokum

    Biyoloji Biliminin Doğuşu

    Biyoloji genel anlamda canlılar alemini inceleyen bir bilimdir. Yeryüzünde milyonlarca canlı türü bulunmaktadır. Canlının evrenin evrimi içinde ilk kez ortaya çıkışı, ilk canlıların geçmişte kalan fosil türlere ve günümüzde yaşayan türlere çeşitlenmesi (evrimleşmesi), canlıların birbirleri ile ve çevre ile olan ilişkileri, canlının moleküler düzeyden hücre, doku, organ ve organ sistemleri düzeyine organizasyonu, canlının üremesi ve kalıtım yolu ile biyolojik mirasını gelecek kuşaklara aktarma ilkelerinin incelenmesi tıbbi biyoloji ve genetiğin temel konularını oluşturmaktadır. Bilimsel Araştırma Yöntemi Bilimin, bilinmeyenleri sorgulamada kullandığı evrensel hale gelen ortak ilkeleri vardır. Bilimsel yöntem olarak tanımlayabileceğimiz bu ilkeler belli aşamalarla uygulanır. Bilim insanı, önce merak ettiği bir konu hakkında kafasında bazı sorular geliştirir, sonra o sorulara cevap bulabileceği gözlemler veya deneyler yapar. Elde ettiği verileri toparlayarak bazı genel sonuçlar çıkarmak üzere verilerin analizini yapar. Bu genel sonuçlardan çıkarak bilinmeyen, henüz gözle görülmeyen bazı hususlar hakkındaki düşüncelerini hipotez kurarak belirler. Sonra hipotezini deney ve gözlemlerle tekrar test eder ve doğrulanmayan tahminleri ayıklar. Sonuçta, doğrulanan hususlardan oluşan bulgular teori (kuram) olarak belirlenir. Şunu da belirtmek gerekir ki teori terimi halk arasında kullanıldığı şekli ile oldukça şüpheli ve zayıf olasılığı bulunan ifadelerdir. Bilimsel anlamda ise gerçekleşme olasılığı yüksek ve güvenilirliği fazla olan ifadelerdir. Çeşitli araştırıcılar tarafından tekrar tekrar kabul edilen hipotezler aksi ispatlanıncaya kadar bilimsel teoriler olarak kalır. Bilim, sebep-sonuç ilişkisine dayalı gözlemlerle, evrenin maddi tarafını inceleyerek elde ettiği bulguları, teori veya kanunlar halinde topluma sunar. Bilimde gözlem veya deneylerden elde edilen bulgular, insanın bilgi birikimi ve düşünsel yeteneği ile teori veya kanun haline getirilmektedir. Dikkat edileceği gibi, bilimsel teori veya kanunlar önceden kararlaştırılmayan sadece gözlemlere dayalı tanımlardır; yani teori veya kanunlar bir şeyin nasıl olması gerektiğini değil, ne durumda olduğunu ve ileride nasıl olabileceğini anlatır. Bilim, insanın kavrama gücünün mükemmel olmadığını da kabul eder; çünkü gözlemci ile olaylar arasında kaçınılmaz bir etkileşim vardır. Bilimsel yöntemin de sınırları vardır. Bilimsel yöntemle ileri sürülen iddiaların test edilebilir olması gerekir; bu durum bir bakıma sınırlayıcı bir faktördür. Örneğin, “evrenin doğa kanunlarını uygulayan tanrıdır” fikri test edilmediğinden bu görüşün bilimselliği yoktur; bilim bu görüşü ne ispatlayabilir ne de ret edebilir. Bilim değer yargılaması da yapamaz; örneğin, bilim bir yağlı boya tablosunun veya güneşin batışının çok güzel olduğunu söyleyemez. Ayrıca savaşların insancıl olmadığını v.s. gibi ahlaki değerlendirmeler de yapamaz. Ancak bilim güzellikten veya ahlaki değerlerden toplumun neyi algıladığını analiz ederek veriler sunar ve kişilerin karar vermesine yardımcı olur. Biyoloji Biliminin Doğuşu Eski medeniyetlerden Mısır, Babil ve Eski Yunan devrinde önemli bilimsel keşifler yapılmıştır. Daha sonra 15. yy’a kadar bilimde duraklama olmuş, eski bilgiler unutulmuş ve daha çok dini görüşler egemen olmuştur. 15. yy’da Nicolas Copernicus’un dünyanın evrenin merkezi olmadığı, güneşin dünya etrafında değil dünyanın güneş etrafında döndüğünü bulması ve bir asır sonra Galileo Galilei’nin bu teoriyi daha güçlü olarak savunması, astronomi biliminin doğuşu, 1685 yılında Isaac Newton’un açıkladığı gezegenler ve yer çekimi teorisi fizik biliminin doğuşu olmuştur. Bu yüzyıllar fizik, kimya ve astronomiye ait buluşların egemen olduğu bir dönemdir. Biyolojide gözlem ve denemelere dayanan bilimsel yaklaşımın tarihi ise oldukça yenidir. Biyoloji, Newton’un buluşundan ancak iki asır sonra yeni bir çağa girmiştir. Charles Darwin’in doğal seleksiyon yolu ile evrim teorisi 1858, hücre teorisi 1858, Louis Pasteur’ün biyogenez teorisi de 1862 yılında ileri sürülmüştür. Darwin’in teorisini açıklayan “Türlerin Orijini” adlı kitap biyoloji biliminde yeni bir çağ başlatmıştır. İnsanoğlu Copernicus’un teorisiyle kendisini evrenin merkezinde değil dünya denilen küçük bir gezegende yaşadığını kabullenmiş ama Darwin’in teorisiyle ileri sürüldüğü gibi kendisinin maymun, fil hatta solucanlarla uzaktan da olsa akraba olabileceği fikrini kabul etmekte çok zorlanmıştır. Darwin’in evrim teorisinin, insanın dini inançlarına, insanlık onur ve haysiyetine indirilmiş bir darbe olarak algılandığı olmuştur. Bunun yanında evrim teorisinin kıvılcımı ile biyoloji alanına ilgi artmış teoriyi ret etmek ve savunmak için araştırmalara girişilmiştir.
  7. Biyolokum

    Canlının Ortak Özellikleri

    DNA ve Biyolojik Organizasyon Bir taş ile bir kuşu karşılaştırırsak hangisinin canlı hangisinin cansız olduğunu söylemek güç değildir. Ancak daha derinlere molekül ve atom düzeyine inersek canlı ve cansız arasındaki farklar azalır ve kavramlarımız bulanıklaşır. Canlı ve cansız varlıkların tümü aynı atomik parçalardan (proton, nötron, elektron) meydana gelmiştir. Enerji kullanımı ile bu parçacıklar atomu, atomlar da molekülü oluşturur. DNA sadece canlılara özgün (cansızlarda olmayan) bir moleküldür. DNA molekülü karbon, hidrojen ve diğer birkaç çeşit “cansız” molekülden yeni bir canlıyı oluşturacak şifrelere sahiptir. Doğadaki biyolojik organizasyona baktığımız zaman canlının temel biriminin hücre olduğu görülür. Hücre ise çeşitli organik ve inorganik moleküllerden meydana gelmiştir. Doğadaki biyolojik organizasyonu atom parçalarından başlayarak biyosfere kadar şu şekilde sıralayabiliriz: Atom parçacıkları (proton, nötron, elektron), atom, molekül, organeller, hücre, doku, organ, organ sistemleri, çok hücreli organizmalar, populasyon (aynı türe ait bireyler topluluğu), komunite (aynı bölgeyi işgal eden türler topluluğu), ekosistem (komunite ve onun çevresi) ve biyosfer (yeryüzünün içinde canlı yaşayan kara, hava ve su bölümü). Metabolizma, Büyüme ve Gelişme Canlılar yaşamı için gerekli maddelerin çoğunu çevreden alır. Besinleri vücudunda parçalar, kendi canlılık faaliyetlerini yürütmek için bir kısmını enerji olarak kullandıktan sonra artık maddeleri tekrar çevreye verir. Örneğin insan katı veya sıvı besinler alır ve oksijeni havadan sağlar. Artık maddeleri dışkı, idrar, solunum havası ve terle dışarıya atar. Canlının bu faaliyetlerinin tümüne metabolizma denir. Bu metabolik olaylar anabolizma ve katabolizma olmak üzere sınıflandırılır. Fotosentez, kemosentez ve diğer kimyasal yollarla basit maddelerden daha karmaşık maddelerin sentez edilmesine yapıcı metabolizma veya anabolizma, vücutta bileşik maddelerin parçalanmasına da yıkıcı metabolizma ve katabolizma denir. Canlının en önemli özelliklerinden birisi de büyüme ve gelişme yeteneğine sahip olmasıdır. Canlılar aldıkları besinleri parçalayarak elde ettikleri maddelerin bir kısmı ısı enerjisi, bir kısmını da kimyasal olaylarda enerji olarak kullanır. Bazı maddeler de hücrelerin büyüyüp gelişmesi için kullanılır. Hareket ve İrkilme Canlıların çoğu yer ve yön değiştirme veya irkilme hareketlerini yapar. Bir yere bağlı olanlar bile yön değiştirme veya irkilme yeteneğine sahiptir. Çoğu canlılar ise kendi hareketleri ile veya pasif olarak kolayca yer değiştirebilir (lokomasyon hareketi). Organizmalar Arası Bağımlılık Birkaç istisna ile doğadaki organizasyonun büyük bir kısmı güneşten gelen enerji akışı ile ayakta kalır. Bitkiler ve diğer fotosentetik organizmalar bu enerji akışının giriş kapısı olup üreticiler olarak bilinir. Hayvanlar tüketici canlılardır. Bazı bakteri ve mantarlar parçalayıcı ve çürükçül canlılardır; diğer organizmaların dokuları veya kalıntıları üzerinde beslenirler, karmaşık molekülleri parçalayarak üreticilere sunarlar. Böylece tüm canlılar doğadaki organizasyon ağının birer üyesidir. Enerji ve ham madde için biri diğerine doğrudan veya dolaylı olarak muhtaçtır. Çevresel Uyarılara Uyum: Homeostazis Canlılar çevreden gelen uyarıları duyu hücresi, duyu organı ve organelleri ile alır, onları değerlendirir ve geriye cevap verir. Hayvanların çevreye cevabı sinir ve hormonal sistemle, bitkilerin cevabı ise yönelme (taksis) hareketleri ile gerçekleşir. Belli bir uyarıya verilen cevap canlılar arasında farklı olabilir; bu da o canlıya özgü davranış biçimini yani canlının çevreye uyumunu gösterir. Çevredeki değişiklikleri algılamak için hücresel yolları kullanır ve uyarılara kontrollü cevaplar verir. Çevreden gelen özgün bilgiler (uyarılar) hücre reseptörleri tarafından alınır, hücre içi ve hücreler arası sinyal yolları ile değerlendirilerek uygun bir cevap verilir. Örneğin insan vücudu belli sıcak veya soğuğa dayanabilir. Zararlı maddeleri vücuttan atması gerekir. Besinlerin belli oranlarda tüketilmesi gerekir. Üstelik sıcaklıklar sık değişir, ortamda çeşitli zararlı maddeler vardır, besin sağlanmasında güçlükler vardır. Bu durumlara insan vücudu uyum sağlayarak hücreleri için gerekli en uygun ortamı bulur ve korur, bu biyolojik yeteneğe homeostazis denir. Böylece bütün organizmalar kendi iç dünyasını çalışır durumda tutar, homeostatik kontrol mekanizmalarını kullanarak değişen koşullara cevap verir. Yani homeostazis bir bireyin mevcut genetik yapısının izin verdiği ölçüde sağladığı bireysel bir uyumdur. Üreme Her canlının bir amacı da kendi yaşamı son bulmadan önce kendi özelliklerini sürdürebilecek nesilleri bırakmak yani üremektir. Bu amaçla her canlı grubu kendine özgü üreme biçimleri geliştirmiştir. Her hücre kendinden önceki bir hücrenin bölünmesi ile meydana gelir. Eşeysiz üreyen canlıların bir hücreden, eşeyli üreyenlerin iki hücreden (örn. sperm ve yumurta) meydana geldiğini söyleyebiliriz. Döllenmiş bir yumurtada canlının tüm özelliklerini meydana getirebilecek bilgiler gizlidir. Bu bilgilerde yumurta embriyo gelişimi başlatır, embriyodan ergin büyüyüp gelişir. Erginlerde üreme hücrelerini oluşturacak organlar gelişir. Canlının ergin evresi üreme için donatılmıştır. Böylece her canlı bir veya iki ebeveynin nesli olarak üreme ile ortaya çıkar. Sonuçta her birey sayısız kuşaklar boyunca süre gelen üreme zincirinin bir halkasını oluşturur. Mutasyon, Adaptasyon ve Evrimleşme Organizmaya özgün yapısal ve işlevsel özelliklerin ebeveynlerden yavrularına geçişine kalıtım denir. Kalıtsal bilgiler hücrenin DNA molekülünde kodlanmıştır. Bu bilgiler yavruların ebeveyne benzemesini garantilediği gibi ayrıntıdaki bazı değişikliklere (varyasyonlara) de izin verir. Özelliklerde görülen değişimler DNA molekülünün yapısında veya sayısındaki farklılıklara bağlı olarak ortaya çıkan mutasyonlar ile gerçekleşir. Mutasyonlar zararlı olabileceği gibi nadiren zararsız hatta yararlı olabilir ve ortama uyum sağlar. Adaptasyon homeostazisten farklı olarak bireyin değişen genetik yapısı ile çevreye uyum sağlaması yani evrimsel uyumu ifade eder. Uyumlu özellikler organizmanın belli çevre koşulları altında yaşamını sürdürüp üremesine olanak sağlar. Çevreye uyum sağlayan canlılar da doğal seleksiyonu geçmiş olur. Evrimleşme doğal seleksiyon sürecini geçiren canlılarda gerçekleşir. İlk canlının 3,5 milyar yıl önce ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Bu süreç içerisinde çok değişik özelliklerde fakat basitten mükemmele doğru farklılaşmış yani evrimleşmiş olan pek çok tür ortaya çıkmıştır. Böylece evrimsel değişim canlılığın bir diğer özelliğidir. Bir anlamda yukarıda sayılan özellikler bir canlının kendi yaşamını sürdürmek için gerekli iken evrimsel değişim o canlının ait olduğu türün devamı için gereklidir.
  8. Çünkü solunumdan dolayı besin maddelerini ve suyu kullanıp filiz, yaprak ve kök gibi aksamlarına taşıyacaktır. Ayrıca içindeki mineral konsantrasyonunun azalmasına bağlı olarak evaporasyon ve transpirasyon hızı da artacaktır.
  9. Biyolokum

    Protozoonlarda kist yapısı

    Parazit denilince akla gelen gruplardan biri de protozoonlardır. Protozoonlar, hayvanlar aleminin tek hücreli ve en basit elemanlarıdır. Protozoonların yaşam devirlerinde trofozoit ve kist yapıları görülür. Trofozoit, üreme yapısıdır. Kist ise üremede görev almaz. Peki üremede görev almayan bu kist yapıları ne işe yarar? Protozoonların uygun olmayan koşulları geçirmesini sağlar. Bu uygun olmayan koşullar şu şekilde örneklendirilebilir: Besin miktarı, pH, oksijen, ısı, diğer mikroflorasında değişimler, ortamın kuruması, ortamdaki protozoon sayısının çok artması. Bazı protozoonlar, trofozoit şeklinde birçok kez çoğaldığında üreme yetenekleri azaldığı için de kist oluşturur. Kist formu olmazsa trofozoit kolay şekilde parçalanıp elimine olabilir. Yani kist form, protozoonlar için koruyucu form (dayanıklı kısım) olarak ifade edilebilir.
  10. Dolaşım sisteminde arterler, venalar ve kapillar damarlar olmak üzere üç çeşit damar vardır. Arterler, kalpten çıkan damarlardır ve pulmoner arterler hariç hepsinde oksijence zengin kan dolaşır. Venalar ise, kalbe giren damarlardır. Pulmoner venalar hariç hepsinde oksijence fakir kan dolaşır. Kapillar damar, kan ile dokular arasındaki madde alış verişini sağlayan damarlardır.
  11. Bütün kan damarlarının içini endotel tabakası kaplar. Kapillar damarlar sadece endotel tabakasından yapılmıştır. Büyük kan damarlarının endotel tabakası üzerinde elastiki ve kollajen ipliklerden bir tabaka ve bunun üzerinde de sirküler ve uzunlamasına düz kaslardan yapılmış bir kas tabakası bulunur. En üstte ise fibröz bir dış örtü bulunur. Endotel ve elastik tabaka tunika intima, kas tabakası tunika media ve en dış fibröz tabaka ise tunika adventisya adını alır
  12. Kanı, kalpten kapillar damarlara yani organ ve dokulara taşıyan damarlardır. Arterler, venalar gibi kapakçıklara sahip değildir ve kanın akış hızı arterlerde venalara göre daha fazladır. Organizmada toplam yüzey alanı ve vücudun dış yüzeyine yakınlık sırası en az olan damarlardır. Arterlerde kanın akış yönü merkezden çevreye doğrudur. Arterlerin çapları da merkezden çevreye doğru gittikçe küçülür. Çapı en büyük arter kalpten çıkan aorta olup, çapları küçüldükçe arter, daha da küçüldükçe arteriol, en uç noktaya kadar ulaşan arterlere ise kapillar adı verilir.
  13. Arterler diğer damarlara göre daha elastik bir yapıya sahiptir. Duvarındaki kollajen tabaka, kalpten yüksek basınç ile fırlatılan kanın oluşturabileceği genişlemeyi önleyerek damarın balon yapmasını önler. Arter duvarı çok elastik olduğu için kalbin sisteme fırlattığı kanın oluşturduğu titreşimler arteriyollere doğru azalır ve kapillar damarlarda kaybolur. Yine arter duvarının elastik oluşu sayesinde, kalpten fırlatılan kan, damar duvarına çarpınca damarı gerer ve bir kısım enerji damar duvarı na geçmiş olur. Kalbin diyastol döneminde, elastik olan damarlar bu kazanmış oldukları enerjiyi kullanarak kanı hareket ettirirler. Böylece kan basıncının belirli bir değerin altına düşmesi engellenerek, kanın damar sisteminde sürekli akışı sağlanır.
  14. Uzantılarının sayısına göre nöronlar 3'e ayrılırlar. Unipolar nöron: Tek aksonu olan nöronlardır. Sadece embriyoner dönemde görülürler. Bazen akson gövdeden çıktıktan sonra ikiye ayrılır. Uzantılardan biri akson, diğeri dendrit olarak görev görür. Bu tip nöronlar pseudo-unipolar nöron olarak adlandırılır. Dendritlerce toplanan uyarı perikaryona uğramadan akson terminaline geçer. Kraniyal ve spinal ganglionlarda bu tip nöronlar bulunur. Pseudo-unipolar nöron uzantılarının maturasyonu sırasında akson ve dendrit fibrilleri kaynaşarak tek bir fibril haline gelir. Bu nöronlar, nörotransmitterleri de içeren birçok molekülü sentezlemelerine karşın hücre gövdesi impuls iletimi ile ilgili değildir Bipolar nöron: Gövdeden akson ve dendrit olmak üzere 2 uzantı çıkar. Gövde iğ biçimlidir. Retina, olfaktor mukoza, cochlear ve vestibüler ganglionlarda gibi duysal alanlarda bu tip nöronlar bulunur. Multipolar nöron: Bir akson ve çok sayıda dendritin bulunduğu nöronlardır. En çok bulunan nöron tipidir.
  15. Fonksiyonlarına göre nöronlar 3'e ayrılırlar: Motor nöronlar (Efferent nöronlar): Kaslarda kasılma, ekzokrin ve endokrin bezlerde salgılamayı kontrol eder. Duyu nöronları (afferent-sensory): Vücut iç ve dış ortamlarından duysal uyarıları alır. Bağlantı nöronları (internöron): Nöronlar arasında zincirler oluşturur. Evrimde sayısı artar. Retinada çoktur.

Hakkımızda

Biyoloji Günlüğü ülkemizdeki biyoloji öğrencileri, mezunları ve çalışanları adına kar gütmeyen bir proje olarak 6 senedir faaliyetlerine yılmadan devam etmeye çalışan masum bir projedir. Lütfen art niyetinizi forumdan uzak tutunuz. Bize iletişim formu aracılığıyla ulaşabilirsiniz.

Dilerseniz biyolojigunlugu@gmail.com veya admin@biyolojigunlugu.com adresine mail de gönderebilirsiniz. Bizimle arşivinizi paylaşmak isterseniz wetransfer.com üzerinden biyolojigunlugu.com adresine dosya transferi olarak iletmeniz yeterlidir, sizin adınıza paylaşılacaktır.

×

Önemli Bilgilendirme

Kullanım Şartları, Gizlilik Politikası, Forum Kuralları sayfalarına göz atınız.