Jump to content

Lise Biyoloji Ders Notları

Lise biyoloji müfredatına ait ders notları, görseller, paylaşımlar ve soru cevaplar

Forumlar

  1. 9. Sınıf

    9. Sınıf Biyoloji ders notları

    26
    mesaj
  2. 10. Sınıf

    10. Sınıf Biyoloji ders notları

    26
    mesaj
  3. 11. Sınıf

    11. Sınıf Biyoloji ders notları

    68
    mesaj
  4. 12. Sınıf

    12. Sınıf Biyoloji ders notları

    22
    mesaj
Reklam verebilirsiniz


  • Konular

  • Mesaj

    • içedoğrukaslı
      keşke guytondan çalmasaydın direk
    • Makrofajlar fagositoz ve pinositoz yapan hücrelerdir. Sabit ve hareketli olmak üzere iki tiptir. Sabit olanlara Histiyosit denir. Hareketli makrofajlar Amöboid olarak hareket eder ve doku içindeki görevlerini yerine getirirler. Hayvanlara Tripan mavisi, hint mürekkebi ve lityum carmin gibi vital boyalar enjekte edildiği zaman, bu boya partiküllerini makrofaj sitoplazmalarında görmek mümkündür. Sabit makrofajlar iğ veya yıldız şeklindedir. Çekirdekleri oval ve kromatince zengindir . Hareketli makrofajlar kısa ve küt yalancı ayak (pseudopod) çıkararak fagositoz yaparlar. Bu bakımdan belirli şekilleri yoktur. Çekirdekleri yuvarlak olup sitoplazmalarında çok sayıda primer lizozomlar, seconder lizozom ve fagozom tipler, golgi sistemleri bulunur. Diğer bağ doku hücreleri ile koordineli şekilde çalışarak organizmayı çeşitli yabancı materyallere karşı korurlar. Uzun ömürlüdürler, dokularda aylarca yaşayabilirler. Birkaç kez fagositoz yapabilirler. Fagositoz yapacağı yabancı materyal büyükse, birden fazla makrofaj bir araya gelerek yabancı organizmanın etrafını çevirip kist oluştururlar.
    • Omurgasız hayvanlarda kan hücresi tipidir. Genellikle büyük hücrelerdir. Çok sayıda yalancı ayaklara ve pinositik keselere sahiptirler. Endoplazmik retikulumları gelişmiştir. Golgi kompleksleri çok sayıdadır ve primer lizozomları meydana getirirler. Oto veya hetero fagozomları her zaman için oldukça fazla sayıdadır. Endositozda görev alan hücrelerdir. Metamorfozda oldukça aktiftirler. Dokuların histolizinde önemli fonksiyona sahiptirler.
    • Flor ismini muhtemelen her kimyacının duyduğu ve hatta halojenürler dediğimiz grubun (halojen Latince tuz yapan anlamına gelir) ilk üyesi olmasıyla bu ünü artmıştır. Peki flor’un özel yeri nereden geliyor? Flor elementi periyodik cetvelin en aktif ametali olmasıyla ün kazanıyor (buna rağmen suda iyonlaşması zayıftır). Bu elementin keşfinin ise ilginç bir hikayesi vardır, o da tabiri yerindeyse ‘katil’ bir element olması, neden katil diyoruz, çünkü birçok kişinin hayatını kaybetmesine ve yatalak olmasına neden olmuştur. Bunlar başlıklar altında verilirse (konu içerisinde açacağım birçoğunu) can verenlerden İngiliz Thomas ve Knox kardeşler, Niklesse, Belçikalı Louyet. Ağır yaralananlardan bilinenler ise; İsveçli Scheele, Fransız Gay-Lussac, Thenard, İngiliz Humprey Davy bilinen şimdilik bunlar (belki daha fazla vardır bilmiyorum) Modern Alman mineralbilimci George Agricola 1529’da madencilerin kalsiyum florür adında bir minerali madenlerde kullandıklarını ve bununda madenleri eritip onların daha kolay işlenmesine sebep olduklarını yazmıştır. Bu mineralin özelliği kolay erimesi ve madenleri de daha çabuk eritmesinden ileri geliyor (Flor çelikleri eritmede de kullanılır ama bu şuan konumuz dışı) zaten flor adı da buradan geliyor yanı akan, akmakta olan anlamında fluores’te türetilmiştir. Daha sonrada zaten minerallerin sonuna –ite kelimesi getirilerek adlandırılmışlardır. 1670 yılında Henrich Schwanhard adında bir camcı kalsiyum florürü kuvvetli asitlerle etkileştirmiş ve neticede florik asit buharlarını oluşmuş ve bu da gözlüklerinin camına etki etmiştir. Kendisi bunun su buharı olduğunu düşünmüş ama öyle değil tabiî ki, buhar gözlükleri eritmiş ve pürüzler oluşturmuştur. O zamana kadar kimyacılar çok az kimyasalın cama etki ettiklerini biliyorlardı (bunlardan birincisi şimdi bahsettiğimiz florik asit ve diğeri de [bazı kimyacılar bunu bilmeyebilir] sezyumun hidroksitli bileşiği sezyum hidroksittir, her ikisi de cama etki eder ama buna rağmen florik asitin suda iyonlaşması zayıftır bu yüzden florik [ya da diğer adıyla hidroflorik asit] asit zayıf asit olarak kabul edilir). Daha sonra bunu balmumu ile kaplamış (balmumu kaplanan yere bu asit etki etmiyor) ve camlarda özel şekiller elde etmiştir. İmparatorunda desteğini alan bu kişi işlerini iyice yoluna girmiştir fakat bu durumdan kimseye bahsetmeyince florün bulunması zaman almıştır, taki 1768 yılına kadar.
      1768’de Alman kimyacı Maggraf floritte kükürt bulunmadığını ve bu asitin cam eşyada delikler açabileceğini keşfetmiştir. Buna rağmen florik asitin (ya da keşfedilmişse bile farkında olunmayan flor gazı) keşfedilme onuru İsveç kimyacı Scheele’ye aittir. O da kalsiyum florürü asitlerle birleştirdi ve asitle camı yaktı ama tabi bunları kendinden önce gelenlerden daha dikkatli ve daha titizlikle yaptı ve bu gazın bir asit olduğunu da ileri sürmüştür. Scheele keşfettiği kimyasalların tadına ve kokusuna bakan birisidir (hidrojen siyanürü ve hidrojen sülfür gazını da yine o keşfetmiştir). Zehirlenmemiş olması mucize ama buna rağmen o da 43 yaşında ölmesi kimyasalların ona bir oyunu olabilir, kim bilir. Diğer yandan Lavoisier’in tanımına göre asitlerde oksijen içerdiği biliniyordu (çünkü o zamana kadar hidrojen içermeyen asitler keşfedilmemişti) ama florik asit, klorik asitte (bunları kısalttım normalde hidrojen geliyor bunların başına) oksijen yoktur (hidrojen sülfür ve hidrojen sülfit gerçi bunlar zayıf asittir ama oksijen içermeyen hidroklorik asit güçlü bir asittir) ve bu durum flor elementinin de bir benzeri olan klor elementi içinde gündeme geldi esasında elektroliz yöntemi keşfedildiğinde (1800 yıllarında) klor elementi oksijenden ayrılıyordu bunu flor içinde düşündüler ama durum hiçte öyle değildi. Çünkü izole ettikleri yerde eksi kutupta pozitif iyonlar açığa çıkmasına rağmen pozitif kutupta hiç flor elementi yoktu. Davy bu yöntemi denedi, hatta yaptığı çalışmalarda florik asitte oksijen içermediğini de gösterdi ve fizikçi Ampere’de klor içinde aynı şeyleri söylemiştir. O da floru izole etmeye çalıştı, ne var ki, flor orada ne kadar pahalı platin varsa birbirine katmış ve neticede hiç flor elementi elde edilmemişti (ama tabi farklı bileşiklerde keşfedildi bu arada). Neticede Davy’da ellili yaşlarında hayata gözlerini yummuştur. Bunu daha sonra İngiliz Thomas ve Knox kardeşler takip etmiştir. Bu kez deneyi civa üzerinden denediler ne var ki bu da onların sonu oldu, uzun bir ıstırap verici şekilde onlarda flordan paylarını almışlardır. Knox kardeşleri izleyen Belçikalı kimyacı P. Louyet’i hidrojen florür tamamen götürmüştü. Louyet’in asistanı olan Fremy bu işe girişmenin morg’a bilet almaya benzediğini ifade etmiş, o da Davy gibi elektroliz yöntemine geri dönmüştür. O da denedi ama ne var ki o da başarılı olamadı, sebebi ise eksi kutupta hidrojen pozitif kutupta flor elde etme düşüncesiydi ama hidrojen florür susuz elektriği iletmiyordu bu kez deneyi eriyik halde denedi ama o da olmadı buna rağmen hidrojen florürü susuz olarak elde eden ilk kişi odur. Şimdi geldik zafer bölümüne (bundan sonra azda olsa florün özelliklerinden bahsedeceğim). Fremy’in bir öğrenci var, Moissan. Bu savaşı bırakmadı ve başarılı da oldu. O bu kez deneyi fosforla denedi (daha önce o da hocasından gördüğü yöntemleri geliştirdi, bunlardan biriside susuz hidrojen florürün elektriği iletmediğidir) kısmen şanslıydı ama bu kez de flor fosforu bırakmadı neticede fosforun florlü yeni bir bileşiği elde edildi. O da bu kez yine platine döndü (platin asal bir metaldir) ama olayı biraz pahalıya mal oldu, çünkü flor ne kadar pahalı platin varsa hepsini yok etmişti, olayı bu kez yalıtkan olan bir kimyasalla denedi, aklına kalsiyum florür geldi, o da platin –iridyum alaşımlı kimyasal yerine böyle bir yöntem denedi (kalsiyum florür tıkaç görevi görecek ve platin-iridyum alaşımı gibi sağa sola saldırmayacaktı) ve olay gerçekten de Moissan’ın istediği gibi oldu, tabi birde olayın sıcaklık yönü vardı, eğer öyle olmasaydı Moissan muhtemelen deneyi başarılı geçemeyecekti, o da sıcaklığı -50֯’’ye kadar düşürdü (bilindiği gibi bir kimyasal reaksiyonda sıcaklık düşerse reaksiyon yavaşlar) ve deneyi başarıyla gerçekleşti, deneyi birde hocası Fremy’nin yanında yaptı ve o da 1906 yılında Nobel Ödülüyle ödüllendirildi. Kimyacılar bir zaman inanmışlardı asal gazları (ya da soy gazlar [ne kadar soy tartışılır]) herhangi bir elementle bileşikle reaksiyona sokamayacaklarını ama Amerikalı kimyacı Pauling 1933 yılında bunun böyle olmadığını göstermiş teorik olarak ve öğrencileri de bu durumu deneylerle ispatlamışlardır. Zorda olsa Kripton, Ksenon ve Argon özel koşullarda flor ve oksijenle reaksiyon verebilir. Birazda florün kullanım alanlarına bakalım. Flor genelde soğutucu olarak dolaplarda (freon gazı olarak) ve nükleer reaktörlerde uranyum 235 izotopunu, 238 izotopundan ayırmak için ve dış macunlarında kullanılır ama işte buradaki flor elementel (hatta florü elementel halde bile bulamazsınız, sebebi çok aktif oluşudur) halde olmadığı için çok fazla zarar vermez çünkü bileşiği halindedir o yüzden diş macununda flor var diye kullanmamazlık yapmayalım  Kaynaklar:
      [1]. Galileo’nun Buyruğu (Der: Edmund Blair Bolles – Çev: Nermin Arık) – (TÜBİTAK Yayınları - 2011)
      [2]. Kimya Güzeldir – Ömer Kuleli/Osman Gürel (Pan Bilim Yayınları - 2014)
    • 1843’te bir arsenik bileşiği numunesi (nam-ı diğer dimetil arsenik siyanür) Bunsen’in yüzünde patladı. Arsenik dumanı yüzünden ciddi hasar gören Bunsen, haftalarca hasta yattı. Patlama sırasında gözüne gelen bir cam kıymığı yüzünden de bir gözü kör oldu. Civanın zehirleme mekanizması için ileri sürülen görüşlerden biri, bu elementin kükürde karşı büyük ilgisine, kükürt taşıyan
      enzimlerin işlevlerini bozduğu varsayımıdır. Organik civa bileşikleri, genellikle inorganik bileşiklerinden ve elementin kendisinden daha çok zehirlidir. Civa zehirlenmesinin sinsiliği mikroorganizmaların civayı metil-civa (CH3, Hg+) haline dönüştürmesinden ileri gelir. Parçacıkların artan kütlelerine göre sıralanması sorunsalı aile problemi olarak bilinir ve bunlar sırasıyla; ilk grubu (yani şuanda var olan her şeyi ifade eden) aşağı kuark-yukarı kuark ve elektron, ikinci aile; kütlesi elektrondan biraz daha fazla olan müon, tılsımlı ve acayip kuarktan oluşur, en son aile ise en ağır lepton olan tau, üst kuark -ki bu kuark en ağır kuarktır- ve alt kuarktan oluşmaktadır (nötrinolarda dahil her ailenin farklı bir nötrino üyesi vardır) Ağır metal katyon tuzlarının renkli olmasının nedeni, d orbitallerinin yarı dolu olmasıdır. Karanlıkta kazağınızı çıkarırken gördüğünüz statik kıvılcımlar minik oranlarda ozon üretir. Güneş’in devamlı enerji açığa çıkarması ve devamlılığı W ve Z bozonları sayesindedir. Tüm insan ırkı, bir küp şekerin sahip olduğu hacme sığdırılabilir. Sıcak su soğuk suya göre daha çabuk donar, buna bilimde Mpemba etkisi denir. Aynı miktarda limonda çilekten daha fazla şeker vardır. Bir deney yapmadan önce, örneğin elektronun nerede olduğunu bilemeyiz. Elektron orada, burada, şurada olabilir; onların hepsi elektronun olası konumlarıdır. Deneyle, elektronun konumu kesin olarak saptanabilir. Ancak Heisenberg ilkesine göre, konumunu bildiğimiz elektronun hızı hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmamız mümkün değildir. Deney sürecinde elektrona ait elde ettiğimiz konum bilgisi olasılık fonksiyonuna aniden değişiklik olarak yansır. Elektronun hız bilgisi olasılık fonksiyonunda kayıp olurken, konum bilgisi tepe yapar. Fonksiyonun tepe yapması elektronun kesin olarak nerede olduğunu söyler Sıvı oksijen paramanyetiktir: Bir tel parçasının üzerindeki bir tüpün içinde asılı tutulduğunda güçlü bir mıknatıs tüpü hareket ettirebilir. Enzimler biyolojik katalizörlerdir. ‘Koenzimler’ enzimlerle beraber hareket ederek tepkimeyi yürüten moleküllerdir. Koenzimler kimyasal değişikliğe uğrayabildiği için, katalizör değillerdir. Niels Bohr atom modelinde enerji (frekans), momentum kesiklidir bu durum elektronların belirli orbitallerde bulunma koşulunu klasik atom modeli, enerjinin kesikli halini ise kuantum modeli onaylar dolayısıyla Bohr atom modeli tamda bu ikisinin ortasında yer alır. Oksijen gaz halinde renksiz, sıvı halinde ise mavi renkli bir elementtir. Kuantum fiziğinin temel karakteristiklerinden biride dalga/parçacık ikilemidir. Dalga/parçacık ikilemine göre bir elektron, uzayın belirli noktasında -belli bir olasılıkla- bir parçacık olarak saptanabilir, ancak başka bir şey, diyelim ki pozisyonu yerine enerjisini ölçerseniz, elektron atomun içerisinde yayınım yapan bir dalga gibi davranır.  
  • Forum İstatistikleri

    • Toplam Konu
      2.168
    • Toplam İleti
      2.504
  • Galeri Istatistikleri

    • Resim Sayısı
      2.571
    • Albüm
      10

  • Dosya Istatistikleri

    • Dosyalar
      91
    • İncelemeler
      1

    Son Eklenen
    Cenk Önsoy

    0    0

Hakkımızda

Biyoloji Günlüğü ülkemizdeki biyoloji öğrencileri, mezunları ve çalışanları adına kar gütmeyen bir proje olarak 6 senedir faaliyetlerine yılmadan devam etmeye çalışan masum bir projedir. Lütfen art niyetinizi forumdan uzak tutunuz. Bize iletişim formu aracılığıyla ulaşabilirsiniz.

Dilerseniz biyolojigunlugu@gmail.com veya admin@biyolojigunlugu.com adresine mail de gönderebilirsiniz. Bizimle arşivinizi paylaşmak isterseniz wetransfer.com üzerinden biyolojigunlugu.com adresine dosya transferi olarak iletmeniz yeterlidir, sizin adınıza paylaşılacaktır.

×

Önemli Bilgilendirme

Kullanım Şartları, Gizlilik Politikası, Forum Kuralları sayfalarına göz atınız.