Jump to content

Tüm Aktiviteler

Bu akış otomatik güncelleniyor     

  1. Dün
  2. Ben eklemiştim bu yazıyı. Şimdi başkası eklemiş gibi duruyor.
  3. Son hafta
  4. Zigotun şekillenmesinden organların meydana gelmesine kadar geçen devre embriyonal devre olarak isimlendirilir.
  5. Memelilerde doğumdan, kanatlılarda ise kuluçkadan çıktıktan sonraki devre postnatal devre olarak tanımlanır.
  6. Hayatın doğuma kadar olan bölümü prenatal devre ismi verilir.
  7. Latince’de “kötü kokuyu uzaklaştırma” anlamı taşıyan deodorant, vücutta hoş olmayan kokuları maskelemek için kullanılır. Günlük yaşamımızda, yoğun işlerden geriye kalan en büyük etki ter kokusudur. Direkt olarak vücuda uygulanan bu kokular, kozmetik ürünler arasında oldukça ön plandadır. Peki, Deodorantın Zararları Nelerdir? Meme kanserine etkisi: Uzun yıllar boyunca kullanılan deodorantlar, zamanla kadınlarda çeşitli rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Bunların başında kanser yer alıyor. Meme kanseri, kadınlarda uzun zaman deodorant kullanmanın sebep olduğu etkenlerden biridir. Kısacası, kullanımında aşırıya kaçmamak ve gerekli miktarları aşmamak gerekir. Deri hastalıkları riski: Terli vücuda sıkılan bu ürünler bazı kişilerde çeşitli deri hastalıklarına sebep olabiliyor. Özellikle mantar, deodorant kaynaklı oluşan deri hastalıklarının başında gelmektedir. Bu yüzden terliyken deodorant kullanılmamasında yarar vardır. Kullanılması gerekiyorsa, kıyafetlerin üzerine sıkılmalıdır. Özellikle ciltleri daha hassas olan kişilerin deodorantlardan daha fazla etkilendiğini söyleyebiliriz. Astım hastalarına etkisi: Astım, çağımızın yaygın olarak görülen hastalıklarından biridir. Özellikle küçük yaştaki çocuklarda astım vakalarına sıklıkla karşılaşılabiliyor. Astım hastalarının deodorant kullanmaları oldukça tehlikelidir. Hatta astım hastalarının deodorant sıkılmış olan bir ortamda olmaları, hastaların nefes darlığı çekmelerine ve ani gelişen astım krizlerine yol açabilir. Özellikle küçük yaştaki çocuklarda bu durum çok daha belirgin etkiler göstermekte ve daha ciddi durumların ortaya çıkmasına sebep olabilir. Cilt kanserine etkisi: Bu ürünleri sıktıktan sonra güneşe çıkmak önemli cilt problemlerine neden olabilir. Çünkü; deodorant, güneş ışınları ile birleştiği zaman cilt üzerinde çeşitli alerjilere ve kızarıklara yol açıyor. Tüm bu etkenler de cilt kanserine yakalanma ihtimalini artırıyor. Deodorantların zararlı etkileri, sadece bireylerle sınırlı değildir. Dünyamıza, yani doğamıza da ciddi zararları vardır. Deodorantlar, içlerinde bulunan Klor (Cl) nedeniyle ozon tabakasını çözüyorlar. Deodorantların içeriğinde bulunan CFC gazı (Kloroflorokarbon) parçalanmıyor. Karşısına çıkan diğer moleküller ile birleşmeden atmosferde yükselebiliyor. Bozulmadan ozon tabakasına kadar çıkabildiği için de burada ozon moleküllerini parçalıyor. Peki bu CFC nedir? Haydi onu da öğrenelim: Kloroflorokarbon, Halokarbon Gazları sınıfına giren bir gazdır. O halde; daha genel kapsamda öğrenmemizde fayda var. Halokarbon Gazları: Bu gazlar, parfüm sanayindeki spreylerde ve soğutucularda kullanılarak atmosfere salınmaktadır. Atmosferin ozon tabakasındaki O3’ü, oksijene (O2) ve türevlerine dönüştürerek, ozon tabakasının incelmesine sebep olur. Böylece; Güneş’ten gelen ultraviyole ışınlarının (UV) büyük bir kısmını tutan ozon tabakası inceldiğinden, gereğinden daha fazla ultraviyole ışını Dünya’ya gelerek, canlılarda çeşitli zararlara ve yeryüzünde ısınmaya neden olmaktadırlar. Bu gazlar aynı zamanda, atmosfere yansıyan güneş ışınlarını tutarak da küresel ısınmaya neden olan gazlardır. NOT: Küresel ısınmaya neden olan diğer maddeleri ve bu maddelerin salınmasına neden olan diğer sebepleri merak edenler ve daha detaylı bilgi almak isteyenler, makaleden okuyabilirler. Kaynak1, Popular Science, Akademik Makale
  8. Damarlarınızdaki kan aslında mavi değildir

    İnşallah yoktur En azından, konuyu merak edenler açısından faydalı olur.
  9. Damarlarınızdaki kan aslında mavi değildir

    Damarlarımızdaki kanın mavi olduğunu söyleyen var mı
  10. Vücut dışındaki kanı gördüğünüzde kırmızıdır. Peki neden? İnsan kanı, Hemoglobin proteininden (dolaşım sisteminiz boyunca oksijen taşıması açısından çok önemi olan ve hem olarak adlandırılan kırmızı renkli bir bileşik) dolayı kırmızıdır. Hem, oksijen taşıyan bir demir atomundan oluşur. Bu molekül, oksijeni akciğerlerden vücudun diğer bölümlerine taşır. Kimyasallar, yansıttıkları ışığın dalga boylarına dayanarak gözlerimize özel renkler gösterirler. Oksijene bağlı hemoglobin mavi-yeşil ışığı emer, bu da gözlerimize yansıyan kırmızı-turuncu ışık, kırmızı görünür. Bu yüzden oksijen demire bağlandığında kan, parlak kiraz kırmızısı rengine dönüşür. Oksijen bağlı olmadan, kan koyu kırmızı bir renktir. Potansiyel olarak ölümcül bir gaz olan karbon monoksit (CO), oksijenden 200 kat daha güçlü bir bağ ile heme bağlanabilir. CO, oksijenin yerinde olursa, hemoglobine bağlanamaz ve bu da ölüme sebep olabilir. (Örneğin; Soba zehirlenmeleri) Bazen kan cildimiz boyunca mavi görünebilir. Damarlarımızda kanın mavi olduğunu duymuş olabilirsiniz. Çünkü; akciğerlere geri döndüğünde oksijen eksikliği vardır. Ama bu yanlış; insan kanı asla mavi değildir. Damarların mavimsi rengi sadece bir optik yanılsamadır. Mavi ışık, kırmızı ışık kadar dokuya nüfuz etmez. Kan damarı yeterince derin olursa, gözleriniz, kırmızı dalga boylarında kanın kısmi emiliminden dolayı kırmızı yansıyan ışıktan daha fazla mavi görür. Fakat hayvan dünyasında başka yerlerde mavi kan elbette bulunmaktadır. Kalamar ve at nalı yengeçleri gibi hayvanlarda yaygındır; kanı oksijen taşımak için bir bakır (Cu) atomu içeren, hemosiyanin denilen bir kimyasal maddeye dayanır. Diğer hayvanlarda da yeşil, açık ve hatta mor kan görülür. Bu farklı kan türlerinin her biri, kullandığımız hemoglobin yerine oksijeni taşımak için farklı bir molekül kullanır. Zamanla, kırmızıya dökülen dökülen kan, kurudukça daha koyu ve koyulaşır ve hemoglobin, methemoglobin adı verilen bir bileşiğe ayrılır. Zaman geçtikçe, kurutulmuş kan değişmeye devam eder, hemichrome denen başka bir bileşik sayesinde daha da karanlıklaşır. Bu sürekli kimyasal ve renk değişimi, adli bilim adamlarının bir suç mahallinde bir kan damlasının kalma zamanını belirlemesine izin verir. Kaynak
  11. Her hücre, kendini bulunduğu hücre dışı ortamdan ayıran bir plazma zarı ile kuşatılmıştır. Bir hücre 2 sebepten dolayı kendisini dışarıdaki ortamdan ayırmak zorundadır. Bunlar: 1) DNA, RNA ve benzeri yaşamsal moleküllerini dağılmaktan korumalıdır. 2) Hücre molekül ya da organellerine zarar verebilecek yabancı molekülleri uzak tutmalıdır. Her hücre kendi içinde bir sistemdir. Homeostazi denilen dengeli değişmez bu çevre, hücredeki yaşamsal olaylar için olmaz sa olmazdır.Dış çevremiz ise hücreye göre sürekli değişkendir. Özellikle ısı enerjisi bu değişimin en önemli aktörüdür.Canlılık değişen bu çevreye bir tür karşı duruştur. Bunu başaramazsa sistem olma özelliğini koruyamaz. Olaya bu çerçeveden bakıldığında hücre zarı bu tarafları birbirinden ayırmakta canlılığın koşullarını oluşturmada DNA’ya katkı sağlamaktadır.
  12. Biyolojik organizasyonu ve fonksiyonu belirleyen makromoleküller küçük hidrofilik organik moleküllerden meydana gelmiş polimerlerdir. Makromolekülün katlanmalar yapabilmesi ve daha spesifik biyolojik fonksiyonlara sahip komplike yapıları oluşturabilmesi için gerekli olan bilgi polimerin kendi doğasında saklıdır. Makromolekül hücrede bir kere sentezlendimi, bunun daha kompleks yapıları kazanması, enerji veya ekstra informasyona gerek olmaksızın sponten gerçekleşir. İnaktif yapıların oluşumuna sebep olan yanlış moleküler interaksiyonları engellemek için moleküler şaperon adı verilen moleküller, hücre içi protein katlanmalarına yardımcı olurlar. Bu durumda bile, şaperon molekülleri protein katlanmaları için ekstra bilgiye sahip değillerdir, sadece yanlış yapılanmaların oluşumuna sebep olan interaksiyonları engelleyerek yapılanmaya yardımcı olurlar. Bununla beraber, bazı proteinler kendi kendilerine yapılanarak 3 boyutlu yapılarını kazanırlar (örneğin ribonukleaz). Ribonukleaz molekülünün 3 boyutlu yapısını kazanması için gerekli olan bilginin tamamı molekülün amnio asit sekansında yer almaktadır.
  13. Bir özelliğin oluşması için genler; anneden ve babadan gelenler olmak üzere bir çift halinde bulunurlar. Bu gen özelliğinin fenotipte gözlenebilmesi için sadece 1 tanesinin olması yeterli ise bu gen BASKIN GEN, Ancak özelliğin gözlenmesi için her iki geninde aynı olması durumunda ise bu gene ÇEKİNİK GEN denir. Örneğin göz rengi “A” kahverengi baskın gen, “a” mavi çekinik geni ile temsil edilsin. Aa ve AA; kahverengi olurken, sadece aa eşlenmesi mavi gözün oluşmasını sağlar.
  14. Tiroid Hormonları

    - Tiroid bezi foliküllerinin lümeninde bulunan kolloiddeki en önemli protein, tiroglobulindir (Bu nedenle kolloide tiroglobulin de denir). - Tiroglobulin, iyotlu glikoprotein olup, moleküler ağırlığı 680.000 dolayındadır. Büyük moleküler ağırlıklı bir madde olması nedeniyle, tiroglobulin kanda görülmez ve tiroid hormonlarının saklanan ön şekli olarak kabul edilir. - Deneysel olarak tiroglobulin bir hayvana enjekte edildiğinde, daima antijenik bir etki gösterir. Tiroid bezinin kronik iltihaplanmasıyla ortaya çıkan Hashimoto hastalığında ise, tiroid bezinden tiroglobulinin kana geçtiği ve kanda tiroglobuline karşı oluşan antikorlar görülür. - Ayrıca, yüksek oranda radyoaktif iyot alarak tiroid dokusu zedelenmiş bireylerde, kanda tiroglobulinin bulunduğu da saptanmıştır. - Uygun fizyolojik şartlar altında, tiroglobulin molekülü, proteazlar aracılığı ile parçalanıp, iyotlu amino asitleri oluşturur. Tiroglobulin molekülünün parçalanmasıyla meydana gelen iyotlu amino asitler, monoiodotirozin (MIT), diiodotirozin (DIT), triiodotironin (T3) ve tetraiiodotironin=tiroksin (T4) dür. - Monoiodotirozin ve diiodotirozin, dolaşıma geçmez. Oluşumlarını takiben, hemen folikül hücrelerinde, deiodinaz enzimi aracılığı ile monoiodotirozin ve diiodotirozin iyotlarından arınırlar. Bu reaksiyon sonucu serbest kalan iyot, yeni başlayacak başka bir tiroglobulin sentez yolunda kullanılır. - Triiodotironin ve tiroksin, dolaşıma geçen ve esas olarak biyolojik aktivite gösteren tiroid hormonlarıdır. Kanda, tiroksin, triiodotironinden daha fazla miktarda bulunur. Ancak, triiodotironin, tiroksine kıyasla daha aktiftir ve hedef yapısındaki etkisini daha kısa zamanda meydana getirir. Tiroksinin böbreklerde, triiodotironine dönüştüğüne ait çalışmalar vardır. - Tiroid hormonlarının kandaki taşıyıcı proteinleri, tiroksin bağlayıcı globulinler (TBG), tiroksin bağlayıcı prealbumin (TBPA) ve serum albumini (ALB) dir. Tiroksin, taşıyıcı proteinlerine triiodotironine kıyasla daha kuvvetli bağlarla bağlıdır. Kanda taşıyıcı proteinlerine bağlı olarak taşınan tiroid hormonları, hedef dokularına eriştiklerinde, taşıyıcılarından ayrılır, kapiller duvarından geçip, hedef hücreleri üzerindeki etkilerini gösterirler.
  15. Serum ve diğer vücut sıvılarında bulunurlar ve yüksek mol. ağırlıklıdırlar. Antikorlar serumun globulin kısmında keşfedilmişlerdir ve bu kısma günümüzde immünglobulin denir ve Ig olarak sembolize edilir. Ig’ler immün cevapta rol oynarlar ve antijenik uyarım sonucu B-lenfositlerin değişimi sonucu oluşan plazma hücreleri tarafından sentezlenirler. Su ve bazı çözücülerde çözünebilme dereceleri,elektroforez hızları,molekül ağırlıkları,çökme hızları gibi özelliklerine bağlı olarak beşe ayrılırlar: IgG, IgA, IgM, IgD ve IgE Ig’ler glikoprotein yapısında yaklaşık %90’ı polipeptid, %10’u karbonhidrattır. Temelde benzer bir yapı gösterirler ve monomer denen en az bir temel birimden oluşurlar. Tek bir Ig molekülü basitçe Y şeklinde ve ağır ve hafif olmak üzere iki çeşit polipeptid zinciri içerir. 2 adet identik, hafif polipeptid zinciri, molekülün kol kısımlarında, ağır zincirler ise hem kol hem de gövde kısmında bulunur. Kollarda ağır ve hafif, gövdede ise iki ağır zincir arasında disülfit bağları bulunur ve bunlar poipeptid zincirleri bir arada tutarak Ig molekülünü oluştururlar. Ig molekülünün uçları serbestçe hareket edebilecek şekildedir. Ig molekülü papain adlı bir enzimle muamele edildiğinde Y şekli 3 bölüme ayrılmıştır: 2 adet Fab fragmenti (Fragment Antigen Binding) ve 1 adet Fc fragmenti (Fragment crystallizable) Fab fragmenti üzerindeki amino –terminal uçları antijene bağlanır. Ig bivalenttir yani aynı özellikteki iki antijeni iki farklı tarafa bağlayabilir. Böylece aynı anda iki antijen ile reaksiyona girilebilir. Bunun sonucu büyük antijen-antikor kompleksleri oluşur. Fc fragmenti soğukta kristalleşir, hücre yüzeylerine bağlanmada , enzim, radyoaktif madde ve floresanslı madde bağlanmasında rol oynadığından çok önemlidir. Ig mol. Pepsin ile muamele edildiğinde bir Fc ile birbirine bağlı halde iki adet Fab olmak üzere ikiye ayrılır. Her bir antikor molekülü temelde ağır ve hafif zincir yapısı göstermesine rağmen antikorları birbirlerinden farklı kılan, her bir zincir içindeki değişken bölgelerin varlığıdır. Ağır ve hafif zincirlerin amino uçlarına yakın kısımlardaki aminoasit dizilişi değişebilir özellikte olduğundan bu bölgelere V Bölgesi (variable=değişken) denir. Bu değişken bölgeler antijene uyacak özellikte sentezlenir. Değişken bölgelerin arasında hem ağır hem de hafif zincirlerde sabit bölgeler bulunur. Bu bölgeler aynı a.a. dizilişine sahiptir ki bu kısımlara C Bölgesi (constant=değişmez) denir
  16. Helicostyla fulgens, Bradybaenidae, Mollusca
  17. Canistrum ovoideum, Bradybaenidae, Gastropoda, Mollusca
  18. Suda doymuş pikrik asit solusyonu…….750ml %37-40 formol…………………………………..250ml Asetik asit…………………………………………50ml (kullanılacağı zaman ilave edilir).
  19. Kalsiyum klorid( anhidr)…………………………10g %37-40’lık Formalin……………………………..100ml Distile su………………………………………………900ml Özellikle lipidler ile çalışıldığı zaman iyi sonuç veren bir tespittir.
  20. %37-40’lık Formalin…………………..100ml Distile su……………………………………900ml Sodyum fosfat monobasik…………….4.0g Sodyum fosfat dibasik(anhidr)……….6.5g Rutin kullan›m için önerilen en kapsamlı tespit solüsyonudur.
  21. Parmakizi tesbitinde ve mikroskopta incelemek üzere hazırlanılan preparatta yağın boyanmasında kullanılır.Kuvvetli bir yapısı olduğundan yağları tutabilir.Ayrıca farklı karışımlar oluşturularak cerrahi protez yapımında da kullanılır.
  22. Kendileri bir çözelti olup hazırlanırkenki basamaklar şöyledir: Standart K2Cr2O7 150-200 derecede 2 dakika kurutulur.Soğutulmasının ardından 4.9 gram alınarak (hassas terazide ölçüm ile) 1 litrelik balon jojede saf suyla çözdürülüp seyreltilir.Kullanım alanı dezenfektanlar , çamaşır suları , tekstil boyaları , kibrit ucu , cerrahi dikiş ipliği , fotokopi kağıtları , diş protezi vs vs vs…
  23. Benzen halkasının 2, 4 ve 6 mevkilerindeki karbonlarda hidrojen yerine nitro (NO 2 ) grubu bulunduran fenol. Mineral asitleri kadar kuvvetli bir asit olan pikrik asit, klorbenzen veya fenolden elde edilir. Pikrik asit patlayıcı maddeler yapımında ve hekimlikte, yanık tedavisinde, boya sanayiinde sarı boya olarak kullanılır.
  24. Beyaz kristalize bir maddedir. Oda sıcaklığı suda % 7, alkolde % 33 oranında eriyebilir. Doku tespitinde yaygın olarak kullanılan bir tuzdur. Ancak kuvvetli büzücü etkisi nedeni ile yalnız başına kullanılmaz. Boyama sırasında dokuda daha parlak bir renk oluşumunu ve daha kolay boyanmayı sağlar.
  25. Renksiz ve yanıcı bir maddedir, 78 °C’de kaynar. Kullanıldığı solusyondaki yoğunluğuna bağlı olarak dokulara difüzyonu, sertleştirilmesi ve büzüştürmesi farklıdır, yoğunluk arttıkça sertleşme ve büzüşme artar. Absolu alkol formu glikojenin korunması için kullanılır.
  26. Saf asetik asit 17 °C’de donduğu için glasiyal asetik asit olarak adlandırılır. Asetik asit hücresel unsurların şişmesine neden olduğundan şişmeyi engelleyen kimyasal maddeler ile birlikte kullanılır. Dokuya difüzyonu hızlıdır, çekirdeği canlılıktaki hale en yakın olarak korumayı sağlar, kromozomlar ile çalışılacağı zaman tercih edilir.
  27. Daha eskiler
  28. 100 yıl önce kendinizi hasta hissetseydiniz, dua etmek haricinde yapabileceğiniz fazla şey yoktu. Penisilin hala 10 seneden fazla uzaktaydı, ameliyat ilkeldi, bağışıklık kazandırma enderdi, kanser bir ölüm kararıydı ve kan nakli imkansız zannediliyordu. Zaman ne kadar değişti. Geçen yüzyıl, sağlık hizmetinde bir devrime tanık oldu: antibiyotikler, ilaçlar, bağışıklık kazandırıcılar, transplantlar, inplantlar, röntgen, ultrason, teşhis ve yoğun bakım, bunların hepsi sıradan hale geldi. 1915’ten gelen bir zaman yolcusu için, çağdaş bir hastane, bilim kurgu gibi gözükecektir. New Scientist dergisinin Tıbbi Sınırlar adlı yeni sayısı, sağlıktaki en son gelişmelere odaklanıyor. NS, kaynak
  1. Daha fazla aktivite göster

Hakkımızda

Biyoloji Günlüğü ülkemizdeki biyoloji öğrencileri, mezunları ve çalışanları adına kar gütmeyen bir proje olarak 6 senedir faaliyetlerine yılmadan devam etmeye çalışan masum bir projedir. Lütfen art niyetinizi forumdan uzak tutunuz. Bize iletişim formu aracılığıyla ulaşabilirsiniz.

Dilerseniz biyolojigunlugu@gmail.com veya admin@biyolojigunlugu.com adresine mail de gönderebilirsiniz. Bizimle arşivinizi paylaşmak isterseniz wetransfer.com üzerinden biyolojigunlugu.com adresine dosya transferi olarak iletmeniz yeterlidir, sizin adınıza paylaşılacaktır.

×

Önemli Bilgilendirme

Kullanım Şartları, Gizlilik Politikası, Forum Kuralları sayfalarına göz atınız.