Jump to content

Tüm Aktiviteler

Bu akış otomatik güncelleniyor     

  1. Son hafta
  2. Daha eskiler
  3. İnsülin öyle bir moleküldür ki, keşfinden bu yana yaşam bilimleri üzerine yapılan çalışmalarda adeta yıldız gibi parlamıştır. Birçok ilki bilim insanları insülinle yaşamışlardır. Hatta abartısız insülinle ilgili keşiflerde birkaç Nobel ödülü bile kazanılmıştır. Bu ilklere birazdan değineceğim. İsterseniz bu süper molekülün keşif tarihine kısaca bir göz atalım:1869 yılında, henüz tıp öğrencisi olan 22 yaşındaki Paul Langerhans (1847-1888) pankreas üzerinde yaptığı mikroskobik çalışmalar sırasında, bugün Langerhans adacıkları olarak bilinen hücre topluluklarını keşfetti. Langerhans, 1869 yılında sunduğu “Pankreasın mikroskobik anatomisine katkılar” başlıklı tezinde, pankreasta çevre dokulardan farklı boyanan adacıkların varlığından bahsediyordu. Oscar Mincowski (1858-1831) ve Joseph von Mering (1849-1908), sindirimdeki etkisini gözlemek için 1889 yılında sağlıklı bir köpeğin pankreasını çıkarmışlar. Birkaç gün sonra köpeğin idrarı üzerinde sineklerin uçuştuğu fark edilince ilk kez şeker hastalığı ile pankreas ilişkisi ortaya konulmuştur. 1901 yılında Eugene Opie (1873-1972) adacık hücreleri ile şeker hastalığı arasındaki ilişkiyi açıkça ortaya koymuş ve 1900’lü yıllara gelindiğinde geçen 30 senede, Langerhans adacıkları keşfedilmiş ve bu adacıkların yıkımıyla şeker hastalığının ortaya çıktığı vurgulanmıştı. Banting ve ekibi köpeklerin pankreas kanalını bağlayarak bir hafta beklemişler ve daha sonra kalan Langerhans adacıklarından “isletin” adını verdikleri özütü elde etmişlerdir. Sonraki aşamada isletini kullanarak şeker hastası bir köpeği uzun süre yaşatmayı başardılar. Daha sonra proteini saflaştırması için ekibe dahil olan biyokimyacı Collip’in saflaştırdığı özüt 14 yaşındaki şeker hastası Leonard Thompson’a enjekte edilmiştir. Bu özüt yan etki göstermediği gibi hastanın idrarındaki şekerin de kaybolmasını sağladı ve bu sonuç o zaman için tam anlamıyla olağanüstüydü. Keşfedilen bu özüte “İnsülin” adı verilmiştir. Şimdi insülinle yaşanan ilkleri anlatabiliriz: İnsülinin içerdiği amino asitlerin dizilim sırasının ve üç boyutlu yapısının aydınlatılması için çok sayıda çalışma yapıldı. 1950’li yıllarda İngiliz moleküler biyolog Frederick Sanger insülinin amino asit dizilimini belirlemeyi başardı. Böylece insülin, amino asit dizilimi belirlenen ilk protein oldu. 1960’lı yıllarda Panayotis Katsoyannis ve Helmut Zahn insülini laboratuvarda sentezlemeyi başardılar ve insülin ilk sentezlenen protein oldu. Dorothy Hodgkin de (1910-1994) 1969 yılında insülinin üç boyutlu yapısını aydınlattı. İnsülin üç boyutlu yapısı ilk aydınlatılan protein oldu. 1977 yılında genetik mühendisliği teknikleri kullanan Herbert W. Boyer (d. 1936) bakteriler yardımıyla (E. coli) insülin üretmeyi başardı. Bu tekniğin adı rekombinant DNA teknolojisiysi. Tahmin edebileceğiniz gibi insülin laboratuvar ortamında bakterilere sentezlettirilen ilk hormondur. 1982 yılından bu yana biyosentetik insülin yaygın olarak şeker hastalarının tedavisinde kullanılıyor. Kaynaklar: 1. Chan, S. J., & Steiner, D. F., 2000, Insulin through the ages: phylogeny of a growth promoting and metabolic regulatory hormone. American Zoologist, 40(2), 213-222 pp. 2. Ebberink, R. H. M., Smit, A. B., & Van Minnen, J., 1989, The insulin family: evolution of structure and function in vertebrates and invertebrates. The Biological Bulletin, 177(2), 176-182 pp. 3. Gibson, G., 2009, It Takes A Genome, Pearson Education.
  4. Eğer bir mermi karıncası tarafından ısırılmadıysanız ‘’bir böcek ısırığı ne kadar can acıtabilir ki?’’ diye düşümeniz çok normal. Adından da tahmin edilebileceği gibi bu karınca ısırdığında vücudunuza bir mermi yemişsiniz gibi acı hissettiriyor ve daha da vahimi kurbanlarını bu acıya 12-24 saat maruz bırakıyor. Böcek bilimcisi Dr. Justin Schmidt mermi karıncalarının ısırıklarını kendi vücudunda denemiş ve bu ısırığı dünyanın en şiddetli acısı olarak değerlendiriyor. Ayrıca Schmidt bu acıyı topuğunuza uzun bir çivi çakılı halde köz üstünde yürümeye benzetiyor ve “Acı öyle yoğun ki sanki parmağınızı 240 voltluk elektrik prizine sokuyorsunuz,” diye devam ediyor. Dr. Schmidt, Böcek Sokması Acı Endeksi oluşturmak için arı, karınca, örümcek gibi 150 den fazla canlıya ısırtmış kendisini ve Schmidt’in oluşturduğu sıralama aşağıdaki gibi: 1) Mermi karıncası, tarantula yiyen yaban arısı 2) Kağıt yaban arısı, hasat karıncası 3) Bal arısı, sarı eşek arısı, büyük eşek arısı 4) Boynuzlu akasya karıncası 5) Ateş karıncası Amazonlarda birçok tehlikeli canlı olsa da en çok korkulan mermi karıncalarıdır. Boyutları oldukça büyüktür ve Kuzeydeki Nikaragua'dan Güney bölgelerindeki Bolivya ve Brezilya'ya uzanan nemli Neotropikal yağmur ormanlarının tamamında bulunur. Feromon izleri ve diğer işaretleri avlanma tekniği olarak kullanarak omurgasız hayvanları avlarlar. Hatta bazen küçük omurgalıların parçalarını yiyecek kadar geniş bir yelpazede yemek menüleri vardır. Kaynaklar: http://www.myrmecos.net/…/how-to-identify-the-bullet-ant-p…/ http://bioweb.uwlax.edu/bio203/s2013/koier_kath/ http://www.bbc.com/…/…/2015/03/150317_vert_ear_bocek_isirigi
  5. “Doğa kınkanatlılara ölçüsüz bir ayrıcalık tanımıştır” - J. B. S. Haldane (Ünlü genetikçi ve evrimsel biyolog) Gerçekten de 350.000’den fazla türüyle bu takım dünyamızın hemen hemen her köşesine yayılmış durumdadır. Tanımlanmış tüm böceklerin %40 kadarının kınkanatlı takımına dahildir. Bu takım içerisinde kara fatmalar gibi pek hoşlanılmayan böcekler de uğur böcekleri gibi sevimli bulunan böcekler de bulunur. Bu takımın ekolojik anlamda doğada çok önemli görevleri vardır. Ayrıca böcek koleksiyoncuları açısından da oldukça değer görürler. Kaynak: https://pestsandpollinators.com/guide-to-orders/coleoptera/
  6. İsa Kertenkelesi

    Diğer adıyla Çift İbibikli Basiliskler (Basiliscus plumifrons) durağan su yüzeyinde koşabilme özellikleriyle tanınırlar. O kadar hızlı koşarlar ki insanın aynı şekilde su yüzeyinde ilerleyebilmesi için 105 km hızla koşması gerekirdi. Bırakın bir omurgalıyı neredeyse –bazı omurgasız türleri hariç- hiçbir canlının böyle bir meziyeti yoktur. Bu özellikleri sayesinde birçok belgesel filminin de konusu olmuşlardır. Uzun parmaklarının kenarlarında dikdörtgen yapılı saçaklar bulunur ve hareketli oldukları sürece suya batmalarını önler. Harekete geçtiklerinde ön ayaklarını göğüslerinde kavuşturur ve kuyruklarını denge unsuru olarak kullanarak, arka bacakları üzerinde ilerlerler. Basiliskler genellikle nehir ve akarsu kenarında bulunan sık bitki örtüsü arasında yaşar ve suya sarkık duran yapraklar üzerinde uyurlar. Bir yırtıcı tarafından rahatsız edilmeleri halinde hemen suya atlar ve dibe dalarlar. Çok iyi yüzücüdürler. Üremelerine baktığımızda diğer birçok tropik kertenkeleler gibi yılın herhangi bir döneminde üreyebilirler. Ancak ağırlıklı olarak yağmurun bol olduğu dönemlerde daha yoğun olarak ürerler. 4 ila 17 rasında yumurta bırakırlar. Yumurtaları yaklaşık olarak 65 gün sonra kırılmaya başlar. Yavrular donuk renkte olur ve ibibiksiz doğarlar. Büyüdükçe ibibikleri belirginleşir. Meksika’dan Ekvator’a oradan da Venezuela’ya kadar dağılmış toplam 4 tür basilisk bulunmaktadır. Hepsi ibibiklidir. Yalnızca çift ibibikli basilisk açık yeşil renktedir. Basiliskler görünümleri sayesinde mitolojik hikayelere de konu olmuşlardır. Basilisk horoz kafası ve ayaklarına, yılan vücudu, kuyruğu ve diline, yarasa kanatlarına sahip olan mitolojik bir canlı olarak tanımlanıyordu. Bu mitolojik canlı sadece bakışıyla bile karşılaştığı her canlıyı öldürebilme gücüne sahipti. Ondan kurtulabilmenin tek yolu ona karşı bir ayna tutarak kendi görüntüsünden korkmasını sağlamaktı. İngiliz oyun yazarı William Shakespeare sürüngen bilim mecazlarından birinde basiliski de kullanmıştır. III. Richard, Leydi Anne Richard’ın gözleri hakkındaki iltifatına şöyle cevap verir: “Beni öldüren gözler yoksa bir basiliske mi ait!” Kaynaklar: 1. Mattison, C., 2010, The Wild Life, BBC Motion Gallery. 2. https://www.nationalgeographic.com/…/g/green-basilisk-liza…/ 3. https://makeagif.com/…/basiliscus-plumifrons-la-corsa-sulla…
  7. Mimikrinin en güzel örneklerinden... Yırtıcılardan korunmak için yılan taklidi yapan tırtılı (kelebek larvası) bu videoda izleyebilirsiniz.
  8. İlk bakışta bir photoshop ürünü gibi görünen Macropinna microstoma halk arasında ise ‘transparan kafalı balık’ olarak bilinen canlı Atlantik Pasifik ve Hint Okyanuslarının 600 ila 800 m derinliklerinde yaşamaktadır. Balığın ilk keşfi 1939 yılında olmasına rağmen net olarak görüntülenmesi ilk defa 2004 yılında Amerikalı bilim adamları tarafından başarılmıştır. Ortalama boyu 5-15 cm arasında olan Transparan kafalı balık müthiş adaptasyon özelliklerine sahip olmasıyla dikkat çekmektedir. Şeffaf kafasının içindeki teleskop biçimli yeşil gözlerinin ışığı toplamakta oldukça başarılı olduğu bilinmektedir. Avın yaklaşmasıyla birlikte bu gözlerin bir dürbün gibi harekete geçtiği ve avını takipte çok iyi olduğu gözlenmiştir. Balığın yüzgeçlerinin suda neredeyse hiç hareketsiz durmasına karşın avını farkettiği anda son derece net ve keskin dönüşler yapabilmesi sayesinde avına kilitlenerek küçük bir balıktan bir denizanasına kadar pek çok canlıyı yiyebilmesi bir diğer ilginç özelliği olarak göze çarpmaktadır. Canlının transparan kafa yapısının tam olarak ne işe yaradığı ve neden evrimleştiği ise henüz bilinmemekle birlikte bu konudaki en güçlü hipotez; Macropinna'nın bu yapı sayesinde edindiği kamuflaj ile hem yüksek derinlikte yaşayan düşmanlarından korunduğu hem de besin olarak kullandığı pek çok denizanasına oldukça yaklaşabildiği ve avlanmak için bu gizlenme tekniğini kullandığıdır. Türe ait araştırmalar halen Monterey Körfezi akvaryum araştırma merkezi (MBARI) tarafından sürdürülmektedir. Kaynaklar: 1.http://www.mbari.org/barreleye-fish-with-tubular-eyes-and-…/ 2.http://news.nationalgeographic.com/…/fish-transparent-head…/
  9. Ovipar Hayvanlar: Dişi vücut dışına yumurta bırakır. Yumurtlama olayı. Ovovivipar Hayvanlar: Kuluçka devresini dişinin vücudunda geçiren ve dişinin vücudunda açılan yumurta üreten hayvanlardır. Yani canlının ürettiği yumurta vücut içerisinde açılır ve yavru bu şekilde dışarı çıkarılır. Vivipar Hayvanlar: Memeliler gibi canlı doğuran hayvanlardır.
  10. Milyon dolarlık bebek

    Capparis spinosa halk arasındaki ismiyle gebre otu ya da kapari. 400 yıl önce Evliya Çelebi’nin de Seyahatname’sinde de adı geçen Ağustos-Eylül ayları civarı beliren minik birer karpuza benzeyen meyvelerin sahibi dikenli, çalı görünümlü bir bitki. Tabiri caizse güneşe aşık olan kapari güneş gören her yerde yetişebilmektedir. Kaparinin minik karpuzcuklarının içinde bulunan bezelye büyüklüğündeki tomurcuklar; protein, vitamin ve mineral yönünden oldukça zengindir. Kaparinin günümüzde kullanıldığı alanlar oldukça geniş olup tedavi amaçlı olarak kullanılmasının yanında, kozmetik sanayisinde de yararlanılmaktadır. Dal uçları ve tomurcukları genellikle gıda sektöründe; sert olan dalları, kökleri ve meyveleri ise kozmetik ve ilaç sektöründe kullanılmaktadır. Pek çok kişinin dikkatini bile çekmeden bir çalı zannederek yanından geçip gittiği kapari aslında dünyanın en fazla flavonoid içeren bitkisidir. Flavonoidler antioksidan özellikteki yani serbest radikal olarak adlandırılan ve hücrelere zarar veren öğeleri zararsız hale getiren bitkisel maddelerdir. Bu bağlamda bitkinin kalp, böbrek, bağışıklık sistemi, dolaşım sistemi, sinir sistemi üzerindeki olumlu etkileri tahmin edilebilmektedir. Uluslararası Kanser Enstitüsü’ndeki araştırmalar kaparinin anti-tümör aktivitesi sağlayan bitkilerden olduğunu göstermektedir. Ayrıca Pamukkale Üniversitesi’nde yapılan çalışmalarda, konsantre kapari çayı içirilen MS hastası farelerde % 80 oranında iyileşme görüldüğü rapor edilmiştir. Bunun yanında 70-100 metre derinliğe kadar inen kökleri, yayılmacı özelliği ve ateşe dayanıklılığı ile kapari iyi bir erozyon kontrol bitkisidir. Bitkinin tomurcuk ve meyvelerinden yapılan turşular ise fazla söze gerek bırakmayacak derecede lezzetli olmaktadır. Almanya’da tam 472 çeşit yemekte kullanılan kapari salamurası ve sosunun yanında İspanya’nin yılda 20 milyar dolar kazandıkları tomurcukları nedeniyle kapari bitkisini ‘milli bitki’ olarak ilan edip koruma altına aldığı bilinmektedir. Türkiye’de ise 90’lı yıllardan beri ihracatı yapılan bitkinin yıllık getirisi yaklaşık 12 milyon dolar. Kaynaklar: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/27406313 http://www.cağdasburdur.com/m/?id=2397
  11. Canlının DNA’sında oluşan rastgele mutasyonlar canlının fizyolojik, morfolojik veya davranışını etkileyebilir. Örneğin bir hayvanın kürk rengiyle ilgili genleri mutasyona uğradıysa ve mutasyon ona fayda sağladıysa yani (predatörlerinden rahatça saklanabileceği bir kürk rengine sahip olduysa) yararlı mutasyon gerçekleştiyse, bu canlı hayatta kaldığı için mutasyona uğramış genini bir sonraki nesle aktaracaktır ve zamanla bu gen bir nüfusa yayılacaktır. Bu süreç yeterli zaman bulursa yeni türler ortaya çıkacaktır. İnsanın genetik materyali olan DNA’mız, şempanzelerin genetik materyali olan DNA’larından yalnızca %1’den biraz fazladır. İnsan ile şempanze arasındaki genetik farklılığının bu denli az olması çok daha yakın zamana kadar onlarla ortak atayı paylaştığımız anlamına gelir. 1997’de Simon Easteal ve meslektaşlarının en son moleküler biyolojik tekniklerini kullanarak elde ettikleri DNA bulgularının yorumları, insan ile kuyruksuz maymunlar arasındaki genetik akrabalığın 3,6 ila 4 milyon yıl önce ortak atayı paylaştığımız yönünde olduğunu göstermiştir. Bu haber bilim dünyasında sansasyon yarattı. Çünkü öne sürülen bu tarihler atalarımızın dik yürümesini öğrenmelerinden sonrasına denk geliyordu. Bu demek oluyordu ki, şempanze ve goriller de dik yürüyebilen kuyruksuz maymun benzeri bir canlıdan türemiş, sonrasındaysa ormandaki yaşamlarına geri dönerek dik yürüme özelliklerini yitirmişlerdi. Charles Darwin, insanın kuyruksuz maymundan türediğini söyleyerek tüm insanlığı şok etmiştir. Bu açıklama aslında bizim kıllı kuyruksuz maymunlar, şempanze ve gorillerle paylaştığımız ortak atamızın ‘’insan benzeri ‘’ olmaktan çok ‘’kuyruksuz maymun’’ benzeri olduğunu söylemenin bir diğer yoluydu. Ancak bilim insanları 20. Yüzyılın sonunda Darwin’in hatalı olduğunu keşfetti. Asıl hem bizim hem de kıllı kuyruksuz maymunların belirgin biçimde insani özellikler taşıyan ortak bir atadan, yani goril ve şempanzelerin sonradan yitirmiş oldukları bir özellik olan ‘’dik yürüyebilme’’ özelliğine sahip ortak bir atadan türemişti. Kısacası: İNSANLAR KUYRUKSUZ MAYMUNDAN DEĞİL, KUYRUKSUZ MAYMUNLAR İNSANDAN TÜREMİŞTİR. HAZIRLAYAN: Ebru TANRIVERDİ O KAYNAKLAR: http://news.nationalgeographic.com/…/09/human-evolution-101/ İlk Şempanze, John Gribbin- Jeremy Cherfas Resim: https://www.youtube.com/watch?v=aEdzMM8WxiE
  12. FİLLERDE BİLİŞ Deneyime dayalı olarak karmaşık kategoriler geliştirme yeteneği bilişin bir örneği olabilir. Örneğin bazı potansiyel avcılar diğerlerinden daha tehlikeli olabilirler ve onlar arasında ayrım yapmak avantajlı olabilir. Birçok akuatik hayvan avcı kimyasallarını algılayabilmektedir. Kır sincapları ve bazı primatlar bunu yapabilirler, daha az ya da daha çok tehlikeli türleri ayırt edebilmektedirler. Ancak Afrika filleri bu durumu bir adım daha ileriye götürmüşlerdir. Onlar bir avcı türünü, örneğin insanları karşılaştıkları tehditlere bağlı olarak alt gruplara kategorize edebilirler. Kenya’da Maasai erkekleri, erkekliklerinin kanıtı olarak filleri mızraklamaktadırlar. Kamba erkekleri ise daha tarımsal bir kalıtıma sahipler ve bu davranışı göstermezler. Filler, Kamba erkekleri tarafından giyilen kıyafetlere ya da kontrol olarak gösterilen temiz kıyafetlere nazaran, Maasai erkekleri tarafından giyilen kıyafetlerin (Shuka) kokularına daha fazla korku reaksiyonu göstermişlerdir (Bütün kıyafetler kırmızıdır). Buna ilaveten, Maasai erkekleri kırmızı giydiklerinden ve Kamba erkekleri beyaz giymeye meyilli olduklarından, kırmızı materyal gösterildiğinde fillerde tepinme ve kafa sallama şeklindeki saldırgan davranışlar gözlenmiştir. Bu davranışı tahmin edebileceğiniz gibi beyaz kıyafetlere karşı göstermemişlerdir. Kaynak: Micheal D. Breed&Janice Moore, Animal Behavior (Hayvan Davranışı).
  13. Malum kış ayındayız, hastalıkların kol gezdiği bu mevsimde ateş konusuna değinmemiz iyi olur diye düşündük. Vücut sıcaklığının yükselmesi olarak tanımlanan ateş aslında bir çoğumuzun merak konusu olmuştur. Normal şartlarda sağlıklı bir bireyin vücut sıcaklığı 37.2-37.5 derecedir, fakat hastalandığımızda savunma sistemimizin bir tepkisi olarak vücut ısımız 1-6 derece artış göstererek ateş dediğimiz olay ortaya çıkar. Hastalığa sebep olan etkenler (virüs, bakteri vs) tarafından salınan pirojen adlı biyokimyasal maddeler, vücut sıcaklığını yükseltmesi için vücudun termostatı olarak görev yapan hipotalamusu uyarır. Ateş vücudun savunma sistemine yardımcı olurken bir yandan da vücut sıcaklığının yükselmesi mikroorganizmaların üreyip çoğalmasını güçleştirir. Hastalandığımızda ve ateşimiz yükseldiğinde titremeye başlarız çünkü vücut ısısını artırmanın bir yolu titremedir. El ve ayaklarımız soğuktur çünkü burada bulunan damarlar kasılarak, hem ısı kaybını azaltır hem de kişiyi üşüterek daha sıkı giyinmesini ya da örtünmesini sağlar. Ateş savunma sistemi elemanlarından olan akyuvarların (beyaz kan hücreleri) hareketliliklerini artırır, akyuvarların mikropları ortadan kaldırmalarını kolaylaştırır ve akyuvarların sayılarının artışını sağlar. Böylece, vücudun savunma sistemi mikroplar ile daha kolay baş edebilecek hale gelir. Journal of Leukocyte Biology dergisinde yayımlanan araştırmada bilim insanları vücut sıcaklığındaki hafif seviyedeki artışların, virüslerin etki ettiği hücreleri ve kanser hücrelerini yok edebilen hücreler diğer bir savunma sistemi elemanı olan T-hücrelerinin oluşumlarını artırdığını belirledi. Her ne kadar ateşin hastalıklarla mücadelede olumlu etkileri olsa da vücut sıcaklığındaki artışın yüksek olması tehlikeli sonuçlar yaratabilir ve bu nedenle kontrol altına alınmalıdır. Kaynaklar: http://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/…/hasta-oldugumuzda-ned… https://hastaoluncaneden.wordpress.com/…/hasta-olunca-nede…/ http://www.hayatisaglik.com/…/vucut-atesi-nedir-neden-olur.…
  14. Esasen canlıları inceleyen bir bilim dalı olarak bilinen BİYOLOJİ insanlığın başlıca sorunları için de çözüm arayışında baş rollerdedir. Öncelikle sağlık ilk akla gelendir. Bu başlık altında şunları örnek verebiliriz: Hastalıkların tedavisinde aşı, serum, hormon, interferon, enzim gibi maddeler ve ilaçların üretilmesi, İnsan Genom Projesi ile elde edilen bilgiler sayesinde kalıtsal hastalıkların teşhis ve tedavisi, kök hücre teknikleri ve gen terapisi uygulamaları vs. Çevre sorunlarına çözüm bulmak için de biyolojiden yardım alınmaktadır. BİYOMEDİASYON yöntemi, kirletici bir maddeyi ortamdan uzaklaştırmak için bir organizmanın kullanılması işlemidir. Örneğin petrol kirliliğinin temizlenmesinde petrolü ayrıştırıp içindeki hidrokarbonları tüketen bakteriler kullanılır. Su mercimeği olarak bilinen bir bitki türünün kullanılarak kirlenmiş sulardan ağır metallerin uzaklaştırılır. Çernobil Nükleer Santrali felaketinden sonra uranyum ile kirlenmiş topraklar, ayçiçeği bitkisi yetiştirilerek temizlenmeye çalışılmıştır. Ayrıca bitkisel ve hayvansal atıklar kullanılarak BİYOYAKITLAR üretilir. Kömür ve petrol gibi fosil yakıtların aksine atmosferde karbondioksit artışına neden olmaz. Biyoloji bilimi dünyamızdaki biyoçeşitliliğin korunmasına da yardımcı olur. Yok olma tehlikesi altındaki türlerin korunması için oluşturulan botanik bahçeleri, milli parklar, özel koruma alanları ve türlerin tohum, yumurta, sperm ya da DNA örneklerinin saklandığı GEN BANKALARI bu konuda yapılan çalışmalara örnek verilebilir. Adli olayların çözümünde de Biyoloji bilimi katkı sağlamaktadır. Babalık davaları veya suçluların tespitinde DNA parmak izi kullanılır. DNA parmak izi saç, tükürük ve kan örneklerinden elde edilir. Tek yumurta ikizleri hariç her insanın DNA dizisi birbirinden farklı olduğundan suçluların tespiti bu sayede sağlanabilir.
  15. "Bana, Pisagor'un o zamanlar et yemekten ne sebeple uzak durduğunu soruyorsunuz. Kendi adıma, ne gibi bir mizaçla, ruh hali veya sebeple yapılmış olursa olsun, ağzına ilk defa et süren, ölü bir hayvanın etini diline değdiren, birilerinin önüne bu ölü bedenleri ve onların hayaletlerini koyan insanların, bu parçalara nasıl et ve erzak olarak isim verebildiklerini anlayamıyorum, ki bu hayvanlar kısa süre önce boğazlanmış, çığlıklar atmış, taşınmış ve ardından doğranmış hayvanlar oluyor. Bu insanlar; gözlerinin önünde öldürülen, derisi yüzülen ve parçalara ayrılan hayvanların kanının görüntüsüne nasıl tahammül edebiliyor, bu hayvanların başına gelen şey, lezzetini nasıl etkilemiyor, başkalarının etlerini nasıl çiğneyebiliyor, bu ölümcül yaralara baharat gibi şeyler katarak nasıl yenebilir hale getiriyorlar, cidden çok takdir ediyorum." PLUTARKHOS (MS 46-MS 127) Kaynak: https://tr.wikiquote.org/wiki/Plutarkhos
  16. Yemek borusunun yapısı

    Yemek borusunun yapısı
  17. Yaprağın enine kesiti

    Yaprağın enine kesiti
  18. Su Döngüsü

    Su Döngüsü
  19. Yapısına göre bakteri çeşitleri

    Yapısına göre bakteri çeşitleri
  20. Prokaryotik hücre diyagramı

    Prokaryotik hücre diyagramı
  21. Ribozom kompleksi

    Ribozom kompleksi
  22. Öglena

    Öglena
  23. Partenogenez

    Partenogenez
  24. Nükleik asit yapı bileşenleri

    Nükleik asit yapı bileşenleri
  25. Mide duvarındaki dokular

    Mide duvarındaki dokular
  26. Kromozom

    Kromozom
  27. Kromozom bantlama

    Kromozom bantlama
  1. Daha fazla aktivite göster
×