Jump to content
  • Kaydol

Tüm Aktiviteler

Bu akış otomatik güncelleniyor     

  1. Daha eskiler
  2. Biyolokum

    Ökaryotlar ve Prokaryotlar

    Hücreler, yapılarına ve organizasyonlarının karmaşıklığına bağlı olarak birbirinden ayırt edilebilecek, prokaryotik ve ökaryotik olmak üzere iki temel farklı yapıya evrilmiştir. Mantar, protozoa ve helmintler ökaryotik iken, bakteriler prokaryotiktir. Ökaryotik hücre, çok sayıda kromozom içeren nükleer membranla çevrili gerçek bir nükleusa sahiptir ve yavru hücrelere kromozomların eşit bölüştürülmesini garanti altına alan mitotik aparat kullanır. Prokaryotik hücrenin nükleoiti, nükleer membran ve mitotik aparat olmaksızın gevşek organize olmuş tek çembersel DNA molekülünden oluşur (Tablo-3). Prokaryotik ve ökaryotik hücrelerin karakteristikleri Prokaryotik bakteri hücrelerinin nükleer membran içinde DNA’sı yoktur. Mitotik bölünme yapmaz. Histonla ilişkili DNA’ları yoktur. Tek kromozoma sahiptir. Mitokondri, lizozom gibi membranla bağlantılı organelleri yoktur. 70S ribozoma sahiptir. Peptidoglikan içeren hücre duvarı vardır. Ökaryotik insan hücrelerinin nükleer membran içinde DNA’sı vardır. Mitotik bölünme yapar. Histonla ilişkili DNA’ları vardır. Birden fazla kromozomu vardır. Mitokondri, lizozom gibi membranla bağlantılı organelleri vardır. 80S ribozoma sahiptir. Peptidoglikan içeren hücre duvarı yoktur. Farklı çekirdek türlerine ek olarak, hücreler diğer bazı özelliklerle de birbirinden ayırt edilir. Ökaryotik hücrelerin, mitokondri ve lizozomlar gibi organeller ve daha büyük (80S) ribozomları içerirken, prokaryotların organelleri yoktur ve daha küçük (70S) ribozomlar içerirler. Prokaryotların çoğu, özgün yapısal bir komponent olarak, aminoasitler ve şekerlerden oluşan bir polimer olan peptidoglikan içeren sert bir dış hücre duvarına sahiptir. Diğer taraftan ökaryotlar peptidoglikan içermezler. Ya esnek hücre membranı ile çevrilidirler ya da mantarlarda olduğu gibi tipik olarak iskeleti oluşturan bir N-asetilglikozamin homopolimeri olan kitin içeren sert bit hücre duvarına sahiptirler. Ökaryotik hücre membranı steroller içerirken , duvarsız Mycoplasma dışında hiçbir prokaryot membranında sterol yoktur. Hareket bu organizmaların ayırt edilebileceği başka bir özelliktir . Protozoonların çoğu ve bazı bakteriler hareketliyken , mantar ve virüsler hareketsizdir . Protozolar , flagella , siliya ve psödopod olmak üzere üç farklı hareket organına sahip heterojen bir gruptur . Hareketli bakteriler yalnızca flagella aracılığıyla hareket ederler . TERMİNOLOJİ Bakteri , mantar , protozoa ve helmintler cins ve tür adının kullanıldığı iki isimli Linnean sistemine göre adlandırılırlar , fakat virüsler böyle isimlendirilmezler . Örneğin , herkesçe bilinen Escherichia coli bakterisinin adına bakıldığında , Escherichia cins ve coli tür adıdır . Benzer şekilde Candida albicans mayasının adı cins olarak Candida tür olarak albicans’tan oluşur . Fakat virüsler tipik olarak poliovirüs , kızamık virüsü , kuduz virüsü gibi tek bir isme sahiptirler . Bazı virüslerin iki kelimeden oluşan adları vardır , örneğin herpes simpleks virüs gibi , fakat bunlar cins ve türü temsil etmezler .
  3. Papillomavirus ailesine mensup, deri ve mukozal yüzeylerdeki bazal epitelyal tabaka hücrelerini enfekte eden bir tür DNA virüsüdür. Genel tanımının yanı sıra halk tarafınca daha çok kanser ile ilişkilendirilen bir hastalıktır. 1970’li yıllardaki keşfi ile HPV virüsü ve kanser arasındaki ilişki bilimsel manada kanıtlandı. Bir çok ek çalışma ile desteklendi. Bugüne kadar 100’e aşkın HPV virüsü saptanmıştır. HPV daha çok; anüs, vajina, penis, serviks, ağız, vulva gibi dokuların mukozal tabakasında tutunarak kansere sebep olabilmekte.
  4. Akupunktur orijini yaklaşık beş bin yıl öncesine dayanan ve Çin’de ortaya çıkmış bir tedavi metodudur. Bu tedavi metotunun temelini oluşturan anlayışa göre sağlıklı olma durumu tüm yaşayan organizmalarda mevcut qi (ya da chi) olarak adlandırılan hayat enerjisinin bedende dengeli olarak akışının sonucudur. Akupunktur uygulamalarını şekillendiren teoriye göre bedende meridyen olarak adlandırılan on iki adet temel büyük enerji hattı bulunmaktadır ve bu hatların her biri belirli iç organlarla ve organ sistemleriyle irtibatlı- dır. Hastalıkların qi adlı enerji sisteminin belirli noktalarda tıkanmasından kaynaklandığı düşünülmüş ve meridyen sistemi üzerinde uyarıldığında enerji akışını kolaylaştıracak binden fazla nokta tesbit edilmiştir. Hemen derinin altında yer alan bu akupunktur noktalarına özel bazı iğneler batırıldığında ya da uyarıcı nitelikte tohumlar yapıştırıldığında bunun tıkanıklığı düzelttiği ve enerji akışını tekrar sağladığı düşünülmektedir. Hastalığın ve ağrının kaynağı enerji tıkanıklığı olduğu için de ağrı geçmiş ve sağlıklı hâl tekrar sağlanmış olmaktadır. 1960’larda Kim Bong Han ve bir araştırma grubu insan bedeninde bu meridyenlerin varlığını ortaya koyabilmek için bir çalışma yaptılar. Bu çalışma sonucunda Çin geleneğinde varlığına inanılan meridyenlere uygun hatlarda ince kanal benzeri tüp şeklinde oluşumların var olduğunu mikrodiseksiyon yoluyla ortaya koyduklarını belirttiler. Bu kanallardaki sıvı bazen kan ve lenf dolaşımı ile aynı yönde bazen aksi yönde akmaktaydı. Aynı konuda bir Fransız araştırmacı olan Pierre de Vernejoul de çalışmış ve akupunktur noktalarına radyoaktif izotoplar enjekte ederek özel bir kamera aracılığı ile bunların dağılma paternini izlemiştir. Bu çalışma sonucunda dört ila altı dakika içinde izotopların akupunktur meridyenleri boyunca otuz santimetre ilerlediği gözlenmiştir. Aynı izotoplar kana verilerek yayılım paternleri izlendiğinde meridyen hatlarını takip etmiyordu. Bu da akupunktur noktalarının bulunduğu bölgeden geçen farklı bir hattın delili olarak kabul edilebilirdi. Yine son zamanlarda yapılan çalışmalar akupunktur noktaları, meridyenler ve bedenin elektrik akımları arasında spesifik bir bağlantı olduğunu ortaya koymuştur. 1950’lerden beri meridyenlerde ve spesifik akupunktur noktalarında galvanik deri cevabını örtecek (galvanic skin response-GSR ) elektrik cihazları geliştirmek için pek çok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar hem meridyen sistemini doğrulamış hem de akupunktur noktalarının bedenin diğer noktalarına göre daha yüksek düzeyde elektrik kondüktansı taşıdığını ortaya koymuştur. Akupunktur yöntemi ile vücudun çeşitli bölgelerindeki ağrılar, psikolojik ve mental problemler, bağımlılıklar, kilo problemleri, pek çok durum tedavi edilmektedir. Bu yöntem giderek daha fazla kabul görmekte ve sağlık sistemleri arasında daha fazla yer almaktadır.
  5. Bu yöntem, spesifik kaslardaki zayışıkların belirlenmesi ile vücut organlarında ve bezlerindeki sağlıkla ilgili dengesizliklerin ortaya konabilmesi hedefine yönelmiştir. Bu spesifik kasların uyarılması ve gevşetilmesi ile uygulamalı kinesiyoloji çok çeşitli sağlık problemlerini teşhis edip çözüme kavuşturabilir. Spesifik kaslardaki fonksiyon bozuklukları ve ilgili organ ya da bezlerdeki fonksiyon bozuklukları arasındaki yakın bağlantıdan dolayı uygulamalı kinesiyoloji geniş bir hastalık çeşidinin tespit ve tedavisinde kullanılabilir. Hastalığın kaynağının kas, bez veya organ olması fark oluşturmaz. Uygulamalı kinesiyoloji kas-bez-organ bağlantısından hareketle sağlık probleminin nedenine işaret etmekte ve bunu doğrulamak için daha ileri tetkiklerin yapılabilmesine yol açmaktadır. Problem tespit edildikten sonra ilgili kası güçlendirmek için çeşitli teknikler uygulanmakta ve sağlığın tekrar kazanılması amaçlanmaktadır. Bu metotun öncülerinden olan Los Angeles’dan Robert Blaich, D.C. satım hastalığının tedavisinde konvansiyonel metotlarla uygulamalı kinesiyolojinin metotlarını karşılaştırmakta ve kas aktivitesinin sağlık üzerindeki etkisine bir örnek olarak ortaya koymaktadır. Astı- mın konvansiyonel metotlarla tedavisinde adrenal bezi hormonları veya türevleri kullanılmaktadır. Uygulamalı kinesiyolojist bu durumda, adrenal bezi ile de bağlantılı olan sırt ve bacak kaslarını araştıracak ve bu kaslardaki zafiyeti gidermek yoluyla adrenal bezin kendi bronkodilatörlerini ( hava yollarını gevşeten ya da açan kimyasal maddeler ) salgılamasına yardımcı olacaktır. Uygulamalı kinesiyoloji uzmanlık gerektiren bir tekniktir ve ehil olanlar tarafından uygulanmalı- dır. Bu metotu uygulayacak kişilerin ayırıcı tanı yapabilecek ve bulguları değerlendirebilecek düzeyde tıbbî bilgisinin olması gerekmektedir.
  6. Biofeedback eğitimi kişiye bedeninin hayatî fonksiyonlarını basit elektronik cihazlarla kontrol edebilmeyi öğretir. Biofeedback özellikle stresin azaltılmasını öğretmekte, baş ağrılarını geçirmekte , astım ataklarını kontrol edebilmekte, hasarlı kaslara tekrar fonksiyonlarını kazandırmakta ve ağrının azaltılmasında yararlıdır. Kişinin hayatî fonksiyonlarını kontrol edebilmeyi öğrenebileceği düşüncesi oldukça yenidir. 1969’lardan önce bilim adamlarını çoğu kalp hızı ve nabız, sindirim, kan basıncı, beyin dalgaları ve kasların işleyişleri gibi otonom sinir sistemi fonksiyonlarının istemli olarak kontrol edilemeyeceğine inanırlardı. Son zamanlarda biofeedback ile birlikte yönlendirilmiş hayal, progresif relaksasyon ve meditasyon gibi kendini kontrol metotları gittikçe yaygınlaşan şekilde fizyologlar ve psikologlar tarafından kabul görmektedir. Biofeedback eğitimi normalde bilinç dışı olan beden fonksiyonlarının (solunum, kalp hızı ve kan basıncı gibi) genel sağlık durumunun iyileştirilmesi amacı ile bilinçli olarak kontrol edilmesini öğretmektedir. Bu süreçte monitörize edilen kişinin hayatî fonksiyonlarını anında rapor eden bir düzenek oluşturulmakta ve kişiye sistemi bilinçli olarak etkileme imkânı sağlanmaktadır. Bu konuda alınan eğitimin ardından pratik uygulamalar ne kadar fazla olursa beden fonksiyonlarını kontrol kabiliyeti de o kadar artacaktır. Bu metot özellikle stresle bağlantılı olan insomni, temporomandibüler eklem sendromu, migren, astım, hipertansiyon, gastrointestinal hastalıklar, müsküler disfonksiyon (kas fonksiyon bozuklukları) gibi durumlarda etkilidir. Ayrıca kanser, AIDS ve diğer kronik hastalıklarda stresi azaltıcı bir yöntem olarak da öğretilmektedir.
  7. Hücre terapisi vücuda hücre materyallerinin enjekte edilmesi ile fiziksel rejenerasyonu hızlandırmaktadır. İyileşmeyi hızlandırmak, yaşlanmanın etkilerini geciktirmek için ve artrit, Parkinson hastalığı, ateroskleroz ve kanser gibi çeşitli dejeneratif hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. ABD’de onaylanmamış olmakla birlikte dünyanın pek çok yerinde ve birçok Avrupa ülkesinde uygulanmaktadır. Hücre terapisi İsviçreli doktor Paul Niehans tarafından geliştirilmiştir. Niehans bez ve organ transplantasyonunda uzman bir isimdir. 1931 yılında tiroid ameliyatı sırasında paratiroid bezi hasar gören bir bayana uyguladığı ameliyat sırasında keşfetmiştir. İğdiş edilmiş bir danadan paratiroid bezi transplante etmeyi plânlıyordu, ancak transplantasyonu gerçekleştirebilecek yeterli zaman yoktu. İnce ince kıyılmış bir kısım gudde dokusunu salin solüsyonu ile karıştırdı ve hastaya enjekte etti. Hastanın nöbetleri durdu ve tamamen iyileşti. Bu ilk prosedürün başarısından sonra bu metot devlet başkanı Eisenhower da dahil olmak üzere pek çok kişiye uygulanmıştır. Hücre tedavisi geniş anlamı ile ele alındığında kan transfüzyonları, kemik iliği nakilleri ve hücre materyallerinin enjeksiyonunu içermektedir. Bu tedavi şeklinin içeriğinde organlardan, fetustan, embriyo veya hayvanlardan elde edilen hücre materyallerinin iyileşmeyi hızlandırmak ve çeşitli dejeneratif hastalıkları tedavi etmek amacı ile kullanmak da yer almaktadır. Canlı hücreleri kullanan, dondurulmuş ölü hücreleri kullanan farklı ekoller vardır. Spesifik organlardan alınan hücreler ve tüm emriyonun kullanılması gibi uygulamalar da vardır. Pratik uygulamalarda hücre terapisi vücudun doğal işleyiş sistemi ile birlikte hareket ettiği için insan bedenine büyük ölçüde yardımcı olacak metotlara zemin olabilir. Bu metotu uygulayanlara göre vücutta rejenerasyon süreci biyoloji bili minin kurallarına göre işlemelidir. Buradaki esas problem bedendeki işleyişin yürümesine yardımcı olmaya mı yoksa bedeni bir işleyişe zorlamaya mı çalıştığınızdır.
  8. Aromaterapi enfeksiyon ve cilt hastalıklarından immün yetmezlikler ve strese kadar değişen çeşitteki hastalıkların tedavisinde bitkilerden ve ağaçlardan elde edilen esansiyel sıvı yağları kullanmaktadır. Esansiyel sıvı yağlar Avrupa’da oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır ve şu an Fransa’da tıbbî anlamda bir aromaterapi sistemi uygulanmaktadır. Aromaterapi, bitkisel şifa metotları içinde çeşitli bitkilerin esansiyel sıvı yağlarının tedavi edici özelliklerini kullanan tek metottur. Pasifik Aromaterapi Enstitüsü direktörü Dr. Kurt Schnaubelt’e göre “aromaterapi” terimi bir yanlış anlamaya yol açmakta ve iyileşme sürecinde aromanın etkisi daha ön plândaymış gibi düşündürmektedir. Oysa Dr. Schnaubelt, sıvı yağların tedavi edici etkilerinin, farmakolojik özellikleri ve küçük moleküler yapıları nedeniyle vücut dokularına rahatlıkla penetre olabilmelerinden kaynaklandığını ifade etmektedir. Aromaterapi solunum sisteminin bakteriyel enfeksiyonlarında, Epstein-Barr virüsü (enfeksiyöz mononükleoz isimli hastalığa yol açtığı düşünülen bir herpes virüs çeşidi) gibi immün yetmezlik (bağışıklı sistemimde yetersizlik) durumuna yol açan hâllerde ve çeşitli cilt hastalıklarında çok etkilidir. Aynı zamanda sistit (idrar torbası iltihabı) ve herpes simplex isimli hastalıklarda da faydalı olduğu gözlenmiştir. Esansiyel yağların sıklıkla daha çabuk ve daha derin etkisi merkezî sinir sistemi üzerinde oluşmakta ve aromaterapiyi stresle başetmede mükemmel bir metot hâline getirmektedir. Esansiyel sıvı yağların kimyasal özellikleri bu maddelere antibakteriyel, antiviral, antispazmodik (spazmı çözücü), diüretik (idrar söktürücü), vazodilatör (kan damarlarını genişletici), vazokostriktör (kan damarlarını daraltıcı) özellikler kazandırmaktadır. Yine bu yağlar adrenal bezleri, overler (yumurtalıklar) ve tiroid bezi üzerinde de etki etmekte, bedeni enerjik ya da pasif hâle getirmekte, toksik maddelerin atılmasına ve sindirim işlevinin kolaylaşmasına yol açabilmektedirler. Yine sinir sisteminin çeşitli noktalarına etki ederek immün cevabı (bağışıklık sistemini) düzenler ve mizaç ile duygusal durumu harmonize eder. Nazal kavitenin üst kısmı ile etkileşime giren aromatik moleküller limbik sisteme(bu sistemi beynin duygusal işlevlerini düzenleyen ana pano şeklinde düşünebiliriz) seyahatlerinden önce çeşitli biyolojik süreçlerle modifiye edilen sinyaller üretmektedirler. Çeşitli esansiyel sıvı yağların kokularınının inhale edilmesi ile sinüsler açılabilir, burundaki konjesyon gerileyebilir, gö- ğüste rahatlama ve beynin nörokimyasal yapısında değişiklik oluşturarak mental ve emosyonel durumda değişikliklere yol açabilir. Holistik sağlık anlayışı ve yaklaşımı arttıkça “yeşil devrim” yanlıları çoğaldıkça aromaterapi de daha önem kazanmaktadır. Muhtemelen gelecek zamanlar içinde aromaterapi tıp doktorlarının uygulama alanına da girecektir. Tıbbın yeterince faydalı olamadığı noktalarda alternatif arayışların içine girildiğinde aromaterapi de önemli alternatiflerden biri olacaktır.
  9. Bu alanda uğraşanlar genel sağlık durumunu iyileştirmek ve ağrıyı yatıştırmak amacıyla omurga ve eklemlerde ayarlamalarla vücuttaki sinir sistemini ve doğal savunma mekanizmasını etkileyebilmektedirler. Sırt ve bel ağrıları, baş ağrıları, travma ve yaralanmalarda etkinliğinden dolayı kiropraktik tüm dünyada primer sağlık bakımı ile ilgili alanlar arasında ikinci sırayı almaktadır. Kiropraktikte, sağlık ve hastalık için bütüncül bir bakış geliştirilmesi hedeflenmektedir. Burada fiziksel hasar, mental veya çevreden kaynaklanan stres zamanlarında bedenin kalıtım yoluyla geçen kendi kendini iyileştirme kabiliyetine dikkat çekilmektedir. Kiropraktik omurilik ile kas-iskelet ve sinir sistemi arasındaki bağlantıdan hareketle uygulamalarını ortaya koymaktadır. Miami’den Sir Jay Holder, M.D., D.C., Ph.D., “Bedenin kendine yönelik muhteşem iyileştirme gücünün anahtarı sinir sisteminde bulunmaktadır , çünkü diğer bütün sistemleri o kontrol ve koordine eder” demiştir. Omurganın uygun pozisyonu ideal bir sağlık için şarttır, çünkü bu bölge vücudun ana kontrol paneli gibidir. Omurgada ayarlamalar eski Mısır döneminden beri pek çok medeniyette önemli bir uygulama olarak yer almıştır. 1895’de uzun bir dönem felsefe ve anatomide öğrencilik yapmış olan Daniel David Palmer güne uygun bir kiropraktik teorisi kurdu. Palmer on yedi yıldır kulakları duymayan bir kapıcı ile karşılaşmış ve bu durumun daha önce omurga yaralanmasına yol açan bir travma sonrasında ortaya çıktığını öğrenmişti. Muayene sırasında omurganın ilgili bölgesinde gözlenen anatomik bozukluk düzeltilince sağırlık da ortadan kalkmıştı. David Palmer’in sağlık felsefesinin oturduğu temel tez “özde var olan akıl” şeklinde ifade ettiği bütün canlılara bahşedilmiş doğruya yönelme eğilimidir. Palmer’a göre bütün canlıları kuşatan bu akıl merkezî sinir sistemi boyunca akarken bütün hayatîfonksiyonları düzenlemektedir. Bu inancından dolayı Palmer kiropraktik uygulayan birinin hastayı iyileştirme yönünde gayret sarf etmekten çok bu kuşatıcı aklın işini görmesine engel olabilecek faktörleri merkezî sinir sisteminin önünden kaldırması gerektiğine inanmaktadır. Gelişen ilâç ve cerrahî ile tedavi yöntemlerine karşılık Palmer daha çok doğal yöntemleri savunmaktadır. Ona göre kiropraktik : “Hayat bilimidir, organizmaların sağlık ve hastalıkta nasıl davrandığının bilgisidir ve sinir sisteminin ana iskeletini ayarlama sanatıdır.” Bazı kiropraktik uygulayıcıları hareketlerle ve eklemi normal hareket aralığından ileri hafifçe zorlamakla tedavi ederken, bir kısmı kuvvet uygulamadan nazikçe dokunmaları tercih etmektedirler. Yine bazıları Aktivatör adı verilen ve ucundaki lastik başlıkla omurgayı ağrısız ve nazik bir şekilde düzelten cihazı kullanmaktadırlar. Bu alanda uygulamalı kinesiyoloji de kullanılmakta, kemik yapı ile birlikte kaslar da düzeltilmektedir. Bu uygulamalarda genel hedef omurgada var olduğu düşünülen subluksasyonları (çıkma ve yerinden oynamaları) ortadan kaldırmaktır. Bu tedavi yöntemini uygulayanlardan bir kısmı diğer yöntemlerle kombine bir uygulama sunar, bir kısmı dayalnızca omurgadaki subluksasyonlarla ilgilenir. Bu uygulama pek çok ülkede sağlık sisteminin içine dahil edilmiştir ve uygulanma alanları gittikçe genişlemektedir.
  10. Çok memelilik denildiğinde çoğu insanın kafasında görseldeki gibi fantastik bir şeyler canlanabilir fakat insanlarda ikiden fazla meme oluşu genellikle sadece meme ucunun oluşumuyla kendini gösterir. Anne karnında geçirdiğimiz dördüncü haftada, ektoderm denilen deri ve sinir hücrelerinin en dış tabakasını oluşturan yapıdan çıkan bir hat, memeye, mideye hatta kasıklara kadar iner. Süt hattı da denilen bu yapı zaman içinde kalınlaşır ve göğüs yapısının sonuna kadar ilerler. İlerlemesi bittiğinde, kalan yerde meme ve meme ucu yapısı kendini geliştirir. Eklemek gerekir ki, göğüs ile meme kavramları birbirinden farklıdır. Anormali Serisi: Çok Memelilik Burada bahsedilen göğüs yapısı, yağ dokusunun ve bezlerin olduğu bölgeyken meme, göğüsün sonlanmasıyla başlayan, koyu renkli kısımdır. Olağan gelişimde ektoderm, iki ayrı hatta ayrılır. Bu da iki adet meme oluşumunu sağlar. Üç memelilikte bu hatlar yine iki taneyken hattın göğüse ulaştıktan sonra geri çekilmemesinden ötürü birden fazla meme oluşumu gözlenir. Fazladan çıkan bu meme ucu genellikle esas sayılan memenin altında kendini gösterse de kimi insanda bu uç, koltuk altında, omuzda, sırtta, hatta cinsel organda bile çıkabilmekte. Hem erkeklerde hem dişilerde görülen çok memeliliğin dişide can bulmuş formunda göğüs yapısı oluşmadığı için hacimli bir görüntü oluşmaz, sadece meme ucu görülür. Yine de fazladan çıkan memeyi oluşturan hat, süt kanallarını da içerdiği için sair memeden süt çıkma olasılığı var. Aslında çok memelilik, yeni bir olay değil. Eski Yunan’da Efesli Artemis’in çok memeli olduğu, çıkarılan heykellerde gözlenebilmişti. Memenin doğurganlıkla bağlantısı çoktan kurulacağından Kibele kadar bereketli sayılan Artemis’in heykellerinde 40’a yakın meme ucu sayılmış. Bunu duyan erkekler boş durur mu; çok memeli olan erkeklerin cinsel gücünün daha fazla olacağı inancı eskilerden bugüne gelen bir düşünce olsa da bu yazıyı okuyanlar, olayın hormonal olmadığını bildikleri için bunun yanlış bir inanış olduğunu çoktan kabul ettiler bile. Eve gittiğinizde et beni sandığınız o noktalara yeniden bakın derim.
  11. Söz konusu cinsel organların aşırılığı olunca beynin fantazya kısmı birden çalışmaya başlıyor. Fakat bu sefer, iki göğüs arasına yerleştirilmiş üçüncü bir D kup göğüs hayalinden farklı olarak çift penis denilince doğrudan iki adet penisi aklımızda canlandırmamız gerek. Tıpta diphallia denilen farklılık, cinsel organıyla güçlenen hegemonik erkeklerin sahip olmak isteyeceği bir durum olsa da 5 milyonda bir görülecek kadar nadirdir. Birden fazla penisle doğan bebeklerin böbrek ve bağırsak yapılarında anomaliler olduğu için yenidoğanlarında ölüm riski bulunmaktadır. Buradan da anlaşılacağı üzere birden fazla penisin olmasına sebep olan olay, aslında penisin oluşumunu sağlamak için yola çıkan ürogenital sinüsün rektum tarafından ayrılırken yumurta hücrelerinin yanlış çalışması sonucu ikinci bir penis oluşturmasıdır. Gebeliğin 3. haftasında gerçekleşen bu olayda yumurta hücrelerinin yanlış çalışmasına sebep, ilgili genin mutasyona uğramış olmasıdır. Diphalliaya sahip olan kişilerde genellikle çift penis görülse de üç penisli vakaların olduğu da bilinmekte. Hepimizin merak ettiği soru ise şu: Bu farklılıkla yaşayan insanlar tüm penislerini aynı fonksiyonla kullanabiliyorlar mı? Cevap: Evet, çok penisli insanlar, diğer insanlarla aynı amaçlar doğrultusunda tüm penislerini kullanabiliyorlar. Bu konuyla ilgili ilginç bir anlatım, ismini vermeyen bir Reddit kullanıcısından geliyor. 25 yaşındaki kullanıcı, çift penisli bir biseksüel olduğunu açıkladıktan sonra kendisine birçok soru yöneltiliyor. Cinsel ilişki sırasında kadınların ne tepki verdiğini öğrenmek isteyen bir kullanıcıya “Kadından kadına değişiyor. Kimisi penislerimden birinin sahte olduğunu düşünürken kimisi de hayrete düşüyor” cevabını vermiştir. Hayat işte; kimisine bir tane, kimisine üç.
  12. lkokul yıllarında, iskelet sistemi anlatılırken kulaklarıma kuyruk sokumu diye bir şey çalınmıştı. Duyar duymaz dehşete düşmüştüm. Nasıl olurdu insanda kuyruk? Uyluktur o uyluk. İnsanlar ejderha mı? Yıllar geçse bile her kuyruk sokumu denildiğinde içi ürperen ben, kuyrukla doğan insanların fotoğraflarını photoshop olarak değerlendirdim, bir türlü kabul edemedim. Gerçek şu ki, bazı insanlar, üzerimizde emanet gibi duran omurganın sonunda poçik (havalı tabiriyle koksiks) denilen yerden çıkan bir adet kuyruğa sahip. Gebeliğin dördüncü haftasında, anne karnındaki embriyoda kuyruk üretimi başlar. Fakat evrimsel süreçte bazı genomların değişmesiyle kuyruğu oluşturan genlerin kendini bilinçli bir şekilde öldürmesiyle (hücre intiharı da denilen bu olaya apoptosis adı verilir) hücre oluşumu tamamlanamaz ve kuyruk kaybolur. Ne zaman apoptosisi gerçekleştiren hücrelerde bir mutasyon olursa veya herhangi bir sebepten hücre intiharı gerçekleşmezse embriyoda kuyruklu bir insan dünyaya gelir. Bittabi, bu ekstra oluşuma da mitolojik bir anlam yüklenmezse olmaz. Hindistan’da kuyrukla doğan bir çocuk, halk tarafından maymunlar tanrısı Hannuman’ın dünya üzerinde can bulmuş hali olduğu düşünülerek kutsal kabul ediliyor. Hayal edemeyeceğiniz büyüklükteki bir güruh, onun duasını alabilmek için herşeyi yapıyor. Kimisi için kuyruklu doğmak böylesine şans iken kimisine göre hayatın en büyük kazığı. Şarkıcı Kesha, yıllar önce verdiği bir röportajda kuyrukla doğduğunu itiraf etmiş ve ondan kurtulabilmek için üst üste birçok ameliyat geçirmek zorunda kaldığını söylemişti. Kabul gören kalıpların çok uzağındaki kuyruk sahibi olma durumu, tanınmış bir sanatçı için zor bir durum olsa gerek. Denge için önemli olan kuyruk, ağaç üzerindeki atalarımız için pek işlevseldi. Ayağımızı toprağa basmaya karar verdikten sonra evrim, doğanın entropisinden aldığı güçle kullanılmayan organlarımızı yok etmeye başladı. Her ne kadar kuyruk fobim olsa da bir tane kuyruğum olsa fena olmaz mıydı diye düşünmüyor değilim.
  13. Bilim ile din arasındaki ilişki, ikisi de son derece geniş konuları ele aldığı için son derece farklı biçimlere sahiptir. Bilim ve din birbirinden farklı yöntemlere ve sorulara sahiptir. Bilimsel yöntem doğal, fiziksel ve maddesel konulara ölçüm, hesaplama ve tanımlamayı temel alan deneysel bir biçimde yaklaşır. Dinsel yöntemler ise evrendeki ruhani sorunları ve varlıkları doğaüstü otorite ve ilâhî vahiy gibi kavramlarla açıklamaya ve anlamaya çalışır. Tarihsel olarak bilimin din ile olan ilişkisi son derece karmaşıktır. Dinsel doktrinler ve nedenler zaman zaman bilimin gelişimini etkilerken, bilimsel bilgi de dini inanışları etkilemiştir. Roma Engizisyonu’nun karşısında Galileo Galilei (D. 1564 – Ö. 1642)tarih boyunca bazı düşünürler bilim ile dinin uzlaşamaz ve birbirine karşıt uğraşılar olduğunu öne sürselerse de, bu genel olarak bilimin sorgulamaya dayanması, dinin ise sorgulamadan inanmayı gerektirmesinden kaynaklanmaktadır. Bazı düşünürler de bunun aksini iddia etmiştir. Özellikle 19. yüzyılın belirli dönemlerinde din ile bilimin birbirine karşı olduğu görünüşü kazanmıştır. Bu dönemlerde gelişen muhalefet, karşıtlık tezine göre bilim ile din arasındaki herhangi bir etkileşim her zaman çatışmaya yol açacaktır ve din de, yeni bilimsel fikirlere karşı, saldırgan olan taraf olacaktır. Her ne kadar bu anlayış 19. yüzyılda John William Draper (D. 1811-Ö. 1882) ve Andrew Dickson White (D. 1832-Ö. 1918 ) gibi isimlerce yaygınlaştırılmaya çalışılmışsa da bilim ile din arasındaki tarihsel ve bugünkü etkileşimi, çatışma alanlarından işbirliği alanlarına kadar, açıklamaya yeterli olmamıştır. Nitekim gerek Kopernik, Galileo, Kepler ve Boyle gibi Batı bilim tarihinde yer almış önemli isimler, gerekse İbn-i Sina,Biruni ve İbn-i Heysem gibi Doğu bilim tarihinde yer almış önemli isimler oldukça dindar ve inançlı insanlardı. Bununla birlikte, bilim ile dinin tarih içinde çatıştığı sorunlarda olmuştur ve bilim ile dinin uzlaşmasının mümkün olmadığını savunanlar bugün de mevcutturlar. Örneğin İngiliz evrimsel biyoloji uzmanı Richard Dawkins (D. 1941- ) bilim ile dinin uzlaşmasının mümkün olmadığını şiddetle savunmaktadır. Aksi görüşte olan bilim adamları ve yazarlar da mevcuttur; ABD’li biyolog Kenneth R. Miller (D. 1948-) gibi. Tarih boyunca din ile bilimi birleştirmeye çalışan, birbiriyle çelişmeyen yöntemler olduğunu ileri süren ve hatta birbirlerini tamamladıklarını düşünenler de olmuştur. Zaman zaman dini kanıların bilimsel yöntemlerle veya bilimsel kanıların dini yöntemlerle açıklamaya çalışanlar olmuştur. Örneğin, İbn-i Sina Tanrı’nın varlığını akıl ve mantık yoluyla açıklamaya çalışmıştır. Buna ek olarak, özellikle modern çağda, bazıları bilim ve dinin birbirinden bağımsız olduğunu, insani deneyimin birbiriyle ilgisiz yönleriyle uğraştıkları ve bu sebeple birbirlerinin alanına bulaşmadıkça, kendi alanları içerisinde, sorunsuz bir şekilde birlikte var olabileceklerini öne sürmüşlerdir. Ama bu pek de mümkün olmamıştır.
  14. XVII. yüzyıl, tüm bilimlerde olduğu gibi, biyolojide de önemli gelişmelerin olduğu bir dönemdir. 1600’lü yılların başında icat edilen mikroskop, biyoloji bilimini kökten değiştirdi ve yeni kuramların geliştirilmesini sağladı. İki tür mikroskop vardır: 1. Bileşik mikroskop. 2. Basit mikroskop. Mikroskopta kullanılan yakınsak mercekler, Grekler ve Ortaçağ Müslümanları tarafından bilinmekteydi. Ancak bileşik mikroskop 1590’lara kadar bilinmiyordu. Yakınsak merceklerin bir bileşiminden oluşan bileşik mikroskopta iki lens bulunur. Ana mercek nesneyi büyütür ve göz merceği de büyütülmüş görüntüyü daha da büyütür. Basit mikroskopta ise tek mercek bulunur ve nesneyi büyütmeye yarar. Bileşik mikroskobun ne zaman keşfedildiği kesin olmamakla birlikte, Jacharias Jansen tarafından bulunduğu kabul edilir. Jansen’in, mikroskobu, 45 cm uzunluğunda ve 5 cm çapında bir tüpten, bir çift dışbükey ve bir çift içbükey mercekten, nesnenin üzerine konulduğu camdan (lam) oluşmaktaydı. Bileşik mikroskobu bilimsel amaçla kullanan ilk kişi ise Galileo’dur. Bu konudaki ifadesi şöyledir: “Bu tüpü kullanarak bir koyun kadar büyük görünen sinekleri inceledim ve öğrendim ki tamamen kıllarla kaplılar. Ayaklarında, yere ters bile dursa, bir camın boşluklarına batırarak üzerinde durmalarını ve yürümelerini sağlayan sivri uçlu iğneler var.” 1625 yılında John Faber, bu yeni buluşun adını koyar ve şöyle söyler; “Teleskop modelinden sonra bu buluşa mikroskop demeyi düşündüm. Çünkü çok küçük nesnelerin görüntülerini algılamamızı sağlıyor.” Bilimsel gözlem aracı olarak mikroskobun yaygın kullanımı 1665’li yıllara denk gelir. Mikroskop yardımıyla ilk kez Robert Hook (D. 1635-Ö. 1703) bitkilerin hücrelerden oluştuğunu bulmuştur. Hook, mikroskopla yaptığı gözlemleri Micrographia adlı yapıtında verir. Eserde Hook tarafında çizilen 57 ilginç görüntü vardır. Hook, ilk kez bir sineğin gözünü, arının iğnesini, bit ve pirenin anatomisini, kuş tüyünün yapısını gözler önüne sermiştir. Hook ayrıca bu eserinde “hücre” sözcüğünü kullanmış ve hücreyi içi boş odacıklar olarak tanımlamıştır. Hücre çalışmaları mikroskopların gelişmesiyle XIX. yüzyılda ilerledi ve Hücre Kuramı kuruldu. Bu konularda Marcello Malpighi (1628-1694), Antonio von Leeuwenhoek (1632- 1723) ve Jan Swammerdam (1637-1680) araştırmalar yapmıştır.
  15. Hücre Çalışmaları Hücreye ilişkin ilk bilgiler XVII. yüzyılda mikroskobu kullanan mikroskobistlerin çalışmalarıyla elde edilmiştir. 1831 yılında John Brown hücrenin bağımsız bir yapı oluşturduğunu buldu ve hücreyi en küçük bağımsız yapı olarak tanımladı. Brown’dan sonra Mathias Jacop Schleiden (D. 1804-Ö. 1881) hücrenin oluşumunu tuz kristallerine benzer olarak açıkladı (Kristalizasyon Kuramı). Schleiden’a göre bitkilerin temeli hücredir, ancak hücre bağımsız değil yapının bütününe katılmaktadır. Aynı dönemde Theodor Schwann bitki ve hayvan hücrelerini inceledi ve aralarında fark olmadığını belirledi. Her iki hücre de zar, protoplazma ve çekirdek bulunmaktaydı. Hücrenin bitki hücresi mi yoksa hayvan hücresi mi olacağını protoplazma belirliyordu. Aynı zamanda protoplazma hücrede üremeyi, beslenmeyi ve gelişmeyi sağlamaktaydı. Schwann yaptığı bu çalışmalarla Hücre Kuramı’nın kurulmasını sağlamıştır. Onun belirlemelerine göre hücre, canlıda en küçük bağımsız birimdir. Bütün canlılar hücreden oluşur. Hücre bağımsız birim olmasına karşın bütüne katılırlar ve bütün içerisinde belirli fonksiyonları yerine getirirler. Değişim Kuramları ve Sınıflama Düşüncesi XVIII. yüzyılda araştırma gezileri ile doğa üzerine çalışanlar yeni bitki ve hayvan türleriyle karşılaştılar. Bu sayede canlıların yapılarına ve oluşumuna ilişkin çeşitli görüşler ortaya atıldı. 1801 yılında yapılan bir araştırma gezisinde Robert Brown birçok bitki örneği topladı. Bu örneklerin 4000’i ilk defa tanınıyordu. Biyoloji araştırmalarının en kapsamlısı ise 1872-1876 yılları arasında yapıldı ve bu gezinin sonuçları 50 cilt olarak yayımlandı. Ayrıca bu gezi sayesinde oşinografi kuruldu. Bu geziler ve keşiflerle elde edilen yeni bilgiler bu yüzyılda biyolojinin gelişmesini sağladı. Elde dilen verilerle biyologlar organizma çeşitleri ve arasındaki bağı araştırmaya yöneldiler ve canlıları sınıflama düşüncesi gelişti. Canlıların sınıflandırılmasında canlı organizmanın değişik karakterleri temel alınmıştır. Örneğin aralarında Darwin’in de bulunduğu Toksonomistler adı verilen bir grup bilim insanı yaşayan canlıları dış görünüşlerine göre sınıflandırmıştır. Morfolojistler ise organizmanın içyapısını esas almıştır. Paleontolojistler ise fosil türlerini esas almışlardır. Sınıflamaya ilişkin en başarılı çalışma ise Karl Linnaeus’a (D. 1707-Ö. 1778) aittir. Linnaeus, sınıflama sisteminde türleri cinslere, cinsleri takımlara, takımları sınıflara ayırdı. Hayvan sınıflaması en yüksek canlıdan en düşük canlıya doğru şöyleydi: Memeliler, Kuşlar, Sürüngenler, Balıklar, Böcekler ve Solucanlar. Linnaeus bu sınıflamasında dış görünüşleri esas almıştı. Ancak ona göre türler değişmiyordu ve sabitti. Bir başka sınıflama ise Georges Cuvier’ye (D. 1769-Ö. 1832) aittir. Cuvier’nin yaklaşımı Linnaeus’un aksine içyapıları esas almaktaydı. Cuvier hayvanları dört gruba ayırdı: Omurgalılar (Vertebrata), Yumuşakçalılar (Mollusca), Eklemliler (Articulata), Işınsılar (Radiata). Cuvier’in 1798’de ortaya attığı Parçaların Korelasyonu ilkesine göre bir organizmanın yapıları ve bölümleri arasında belirli bir korelasyon vardır. Örneğin, bir kuşun kanat yapısı o kuşun türüne özgüdür. Bu kanat yapısı belirli bir göğüs yapısı demektir. Bu da belli bir nefes fonksiyonunu gerektirir. Kuşun bütün vücudu baştan aşağı böyle şekillenir. Öyleyse bir tek tüy ile bu tüyün sahibini yeniden şekillendirebiliriz. Cuvier bu prensibiyle paleontolojinin kurucusudur. Ancak o da Linnaeus gibi türlerin değişmediğine inanmıştır. Buna karşın çalışmalarında yok olmuş türleri de belirlemiş bunların yeryüzündeki felaketlerle yok olduklarını ileri sürmüştür (Katastrof Kuramı, 1796). Sınıflama çalışmasında bir başka önemli isim Jean Babtiste Monet de Lamarck’tır (D. 1744-Ö. 1829). Lamarck’a göre canlılar en yüksek canlıdan en düşük canlıya doğru bir iniş gösterirler. En yüksek canlılar memelilerdir. Bunlarda iskelet sistemi tam oluşmuştur. Sınıflama sistemi şöyledir: Omurgalılar, Memeliler, Kuşlar, Sürüngenler, Balıklar, Omurgasızlar, Tek hücreliler, Ahtapotsular, Işınsılar, Kurtlar, Böcekler, Örümcekler, Kabuklular, Solucanlar, Su böcekleri, Yumuşakçalar. Lamarck’a göre insan gelişmiş değildir. Zira hala ilkel kavimler vardır. Birbirimizi öldürmemiz de gelişmemişliğimizin bir kanıtıdır. Lamarck aynı zamanda türler arasında bir sınırın olmadığını ileri sürer. Lamarck, “evrim” kelimesini klasik Evrim Kuramında kullanıldığı biçimde ilk defa kullanmıştır. Buna göre evrim organik bir tipten, uzun bir süre sonra diğer tiplerin gelişmesidir. Bu anlamı daha sonra Charles Darwin geliştirmiştir. Örneğin evcil hayvanlar insanların seçici beslenmesiyle üretilir. Evcil hayvanlar doğadaki yaban hayvanları ile birlikte ortak atadan gelirler. Bu farklılığı yaratan çevredir. Çevre değişiklikleri yeni türler oluşturur. Bu değişikliklerle organlarda özel istemler meydana gelir. Oluşan bu organlar kullanılarak gelişir. Bu değişim bir sonraki nesle aktarılır. Örneğin yeşilliğin çok az bulunduğu bir çevrede yaşamak için hayvan ağaçların yapraklarını yemek zorundadır. Bu ise hayvanın boynunu uzatan bir etkendir. Ona göre zürafalar böyle bir çevrede ortaya çıkmıştır. Ya da karanlıkta yaşayan hayvanlar gözlerini kullanmaya gerek duymazlar ve giderek gözleri körelir. Bu karakterler ise sonraki nesle aktarılır. Tüm bu çalışmalar Evrim Kuramına giden yolu açması bakımından önemlidir. Yaşayan organizmaların evrimi düşüncesine ilk şekil veren Buffon’dur. Buffon organizmalar arasındaki küçük farklılıklara dikkat çekmiş ve zaman zaman türlerin tiplerinin değişebileceği sonucuna ulaşmıştır. Bu düşünceleri daha sonra Darwin’in dedesi Erasmus Darwin (1731-1802) geliştirmiş ve organizmaların çevrelerine uyum gösterdiği sonucuna ulaşmıştır.
  16. Japon örümcek yengeci, Macrocheira kaempferi, Inachidae, Decapoda, Malacostraca, Crustacea, Arthropoda, Animalia Genelde uzaylıları tema edinen film sahnelerinde devasa ebatlardaki görünümüyle binaların üzerinden yürüyen canlı önizlemelerine konu mankenliği yapmış bir tür. Japonya yakınlarında, Pasifik Okyanusunda bulunan bu tür, en büyük arthropod olma özelliğini taşıyor. Yaklaşık 480 santim ebatlarına ulaşan açık boyu ile, “Crabzilla” (bir nevi devasa yengeç olarak çevirebiliriz) olarak anılmakta. Türün akvaryum içerisindeki hareketlerini ele alan videomuza da göz atabilirsiniz.
  17. Bir Hamamböceğini zombiye dönüştüren ve emrine ve nesline amade eden Eşek Arıları.. Birazcık ingilizceyle bu videoya kesinlikle göz atmalısınız!
  18. Görmeden inanmak istemeyeceğiniz ancak bu kadar yüksek bir fizik gücünün ve bilgisinin nasıl erişilebildiğini hayran bir şekilde seyre dalacağınız bir video.
  19. Şimdiye kadar gördüğüm en detaylı döllenme animasyonu! Bu yüzden telif hakları yüzünden katmanlanmış durumda, ama inanılmaz kaliteli, tavsiyedir! Copyright @ Nucleus Medical Library
  20. Yarasalar gibi yansıma tekniği kullanan, görme engelli Daniel Kish Yakalandığı bir hastalık sonucu 13 aylık iken görme yetisini kaybeden Daniel Kish, geliştirdiği yeteneği sayesinde bilim dünyasında bir ilk olmuş. Dili ile çıkardığı ses sayesinde çevresindeki nesneleri en ince detayına kadar, dokunmadan tasvir edebilen Kish’ e, yarasaların da aynı metodu kullanmasından dolayı yarasa adam lakabı takılmış. Bina gibi büyük objeleri 300 metreden tüm detayları ile tasvir edebilen, bir topu geniş bir alanda çabucak bulabilen Kish’ in en büyük hedefi, bu tekniği diğer görme engellilere de öğretmek. Videoda, Kish’ in bu tekniği günlük hayatında nasıl kullandığını izleyebilirsiniz.
  21. Videoyu izledikten sonra eğer cesaretiniz var ise keyifli dövülmeler dileriz 🙂
  22. Gün sayısı ve normal hücre kıyaslamaları ile kanserli hücre animasyonu
  23. İnsan kan hücresi, 100x, 1000x büyütme ile, mikroskop görüntüsü, yüksek çözünürlük ile izleyin.
  24. Efsanevi bir şekilde ağaçlaşmaya başlayan ‘Ağaç Adam’ ve hikayesi.. Dede Kosvara, 15 yaşındayken kazara dizini kesmesinden sonra vücudu beklenmedik ve kontrol altına alınamayacak şekilde “ağaçlaşmaya” başladı..
  25. BBC eğitici ve öğretici “Life of Insects – Attenborough: Life in the Undergrowth” bir kesit
  26. Belgesel tadında, kısa ama öz bilgi, incelemenizi tavsiye ederim.
  1. Daha fazla aktivite göster

Hakkımızda

Biyoloji Günlüğü ülkemizdeki biyoloji öğrencileri, mezunları ve çalışanları adına kar gütmeyen bir proje olarak 6 senedir faaliyetlerine yılmadan devam etmeye çalışan masum bir projedir. Lütfen art niyetinizi forumdan uzak tutunuz. Bize iletişim formu aracılığıyla ulaşabilirsiniz.

Dilerseniz biyolojigunlugu@gmail.com veya admin@biyolojigunlugu.com adresine mail de gönderebilirsiniz. Bizimle arşivinizi paylaşmak isterseniz wetransfer.com üzerinden biyolojigunlugu.com adresine dosya transferi olarak iletmeniz yeterlidir, sizin adınıza paylaşılacaktır.

×

Önemli Bilgilendirme

Kullanım Şartları, Gizlilik Politikası, Forum Kuralları sayfalarına göz atınız.