Jump to content

Forumlar

  1. Güncel Biyoloji

    1. Minik Bilgiler

      Kısa ve öz bilgi paylaşımlarına yer veriyoruz.

      12
      ileti
    2. Arazi Çalışmaları

      Özellikle biyolog arkadaşlarımızın ve meslektaşlarımızın arazi paylaşımları..

      8
      ileti
    3. Biyoloji Terminoloji

      Biyoloji alt ve üst içeriklerinde kullanılan ve sorgulanan terimler

      30
      ileti
    4. Laboratuvar Notları

      Biyoloji laboratuvarlarında gerekli olabilecek notlar

      22
      ileti
    5. Aklınıza Takılan Sorular

      Özgürce tüm sorgulamalarınızı yapabileceğiniz başlığımız

      10
      ileti
    6. Hastalıklar ve Tedavileri

      Psikolojik ve fizyolojik hastalıklar, rahatsızlıklar, belirtiler ve tedavileri..

      38
      ileti
    7. Lise Biyoloji Ders Notları

      Liseli dostlarımız için arşivlerimizden ders notu derlemeleri

      80
      ileti
  2. Biyoloji Dalları

    1. Adli Biyoloji

      Biyoloji ve Adli terimlerinin buluştuğu tüm noktalara hitaben

      33
      ileti
    2. Anatomi

      Anatomik incelemeler, paylaşımlar ve yayınlar

      8
      ileti
    3. Biyocoğrafya

      Biyolojik dağılım ve coğrafik özdeşlikler

      8
      ileti
    4. Biyoinformatik

      Informasyonel biyoloji hakkında paylaşımlar

      3
      ileti
    5. Biyokimya

      Biyoloji ve Kimya kesişim kümesine dair paylaşımlar

      39
      ileti
      • Burada henüz ileti yok
    6. 21
      ileti
    7. 90
      ileti
    8. 28
      ileti
    9. 22
      ileti
    10. 41
      ileti
    11. 16
      ileti
      • Burada henüz ileti yok
    12. 15
      ileti
      • Burada henüz ileti yok
      • Burada henüz ileti yok
    13. 3
      ileti
    14. 22
      ileti
    15. 21
      ileti
      • Burada henüz ileti yok
      • Burada henüz ileti yok
      • Burada henüz ileti yok
      • Burada henüz ileti yok
      • Burada henüz ileti yok
      • Burada henüz ileti yok
    16. 1
      ileti
    17. 29
      ileti
    18. 16
      ileti
  3. Biyoloji Forum Özel

    1. Bilimsel Yayınlar

      Bilimsel makale, haber, duyuru, yayın, tartışma ve daha fazlası..

      65
      ileti
    2. 15
      ileti
    3. 6
      ileti
    4. 4
      ileti
  4. Biyoloji Forum Genel

    1. 3
      ileti
      • Burada henüz ileti yok
      • Burada henüz ileti yok
  • Konular

  • Konular

  • Galeri Istatistikleri

    • Resim Sayısı
      257

    Son Resim
  • İletiler

    • Nükleer silah denemeleri yer altında, atmosferde ve suyun altında gerçekleştirilebilir. İlk nükleer bomba denemesi 16 Temmuz 1945’te patlatılan 20 kilotonluk (20.000 tonluk TNT’ye eşdeğer) Trinity isimli atom bombasıydı. 1945-1996 yılları arasında 2000’den fazla nükleer silah denemesi gerçekleştirildi. Bu denemelerin 1032’si ABD’ye, 715’i Sovyetler Birliği’ne, 45’i İngiltere’ye, 210’u Fransa’ya ve 45’i Çin’e ait. Atmosferde ve suyun altında gerçekleştirilen nükleer silah denemeleri, açığa çıkan nükleer atıkların zararlı etkileri nedeniyle 1963 yılında yasaklandı. Bugüne kadarki nükleer silah denemelerinin yaklaşık %75’ini oluşturan yeraltı denemeleri ise nükleer atıkların yerin yüzeyine ulaşması durumunda oluşturduğu tehlike nedeniyle 1996’da engellendi. Ancak dünya üzerinde yapılacak nükleer denemeleri kim tarafından, hangi amaçla ve hangi ortamda gerçekleştirildiğine bakılmaksızın yasaklayan Nükleer Denemelerin Yayılmasının Engellenmesi Antlaşması, nükleer teknolojiye sahip ülkelerin tamamı tarafından imzalanmadığı için henüz yürürlüğe girmedi. Günümüzde gerçekleştirilen nükleer denemelerin takibi ise Uluslararası Görüntüleme Sistemi (IMS) tarafından yapılıyor. Bu amaçla kullanılan teknolojilerden biri sismik görüntüleme yöntemi. Bu yöntemde nükleer silah denemeleri sırasında açığa çıkan enerji nedeniyle yeraltında oluşan sismik dalgalar tespit ediliyor. Bu ölçümler dünya genelinde kurulu 170 istasyonda yapılıyor. Tespit edilen sismik dalgaların kaynağının nükleer denemeler olup olmadığını belirleyebilmek için (örneğin depremler de sismik dalgalar oluşturur) dalgaların özellikleri inceleniyor. Sismik dalgaların farklı türleri vardır. Ortaya çıkan bu dalga türlerinin güçleri ve yoğunluk oranları kaynağına bağlı olarak değişir. Bu farklılıklardan yararlanılarak sismik dalgaların kaynağı belirlenebilir. Nükleer denemelerin takibinde kullanılan diğer bir yöntem suda yayılan ses dalgalarının ölçülmesidir. Ses dalgaları suda uzun mesafeler boyunca yayılabildiği için, suyun altında ve atmosferin okyanuslara yakın alt katmanlarında yapılan nükleer denemeler bu yöntemle belirlenebilir. Bütün depremlerin yaklaşık %70’i suyun altında gerçekleşse de, depremler sualtında güçlü ses dalgaları oluşturmaz. Nükleer denemelerin tespitinde kullanılan yöntemlerden biri de insanların algılayabileceğinden çok daha düşük frekanstaki ses dalgalarının ölçülmesidir. Bu frekanstaki ses dalgaları, atmosferdeki parçacıklarla daha az etkileştiği için, havada daha uzun mesafeler boyunca ilerleyebilir. Bu nedenle atmosferde gerçekleştirilen nükleer denemelerin tespitinde kullanılabilirler. Zincirleme çekirdek tepkimeleri sonucu oluşan radyoaktif maddeler nükleer denemelerin tespitinde sıkça kullanılır. Katı ya da gaz halde bulunabilen bu maddeler atmosferde çok uzak mesafeler boyunca taşınabilir. Çok derinlerde gerçekleştirilmeyen sualtı ve yeraltı denemeleri de bu yöntemle tespit edilebilir. Yerin ve suyun altında gerçekleştirilen ancak radyoaktif maddelerin yerin yüzeyine ulaşmadığı nükleer denemelerin tespitinde patlama sonucu açığa çıkan soy gazlar kullanılır. Soy gazlar yer altındaki kayaçlarla etkileşmediği için yerin yüzeyine ulaşabilir ve patlama bölgesinden binlerce kilometre uzakta bile tespit edilebilirler.
    • Bitkiler kökleri vasıtasıyla suyu topraktan alır ve taşıma sisteminin bir parçası olan ksilem boruları ile suyu yukarıya doğru yani gövdelerinden yapraklarına kadar iletir ve fotosentezde kullanır. Bulunduğu yükseklik nedeniyle sürekli bulutların içinde kalan bitki örtüsündeki ağaçların su ihtiyaçlarını sadece kökleriyle değil yapraklarıyla da karşılayabildiğini biliyor muydunuz? Alçak düzlüklerdeki yağmur ormanlarının aksine tropik iklim bölgelerindeki bulut ya da sis ormanları sadece dağlarda ve yüksek kesimlerde bulunur. Buradaki dev ağaçlar su ihtiyacını havadaki nemden, yani bulutlardan karşılar. Bulut ormanlarının dünyadaki en güzel örneklerinden biri Kosta Rika dağlarında bulunan ve yaşam veren bir pus perdesiyle yıkanan Monteverde Bulut Ormanı. Bu özel orman alanı 600 metre ile 1800 metre arasında değişen irtifalarda bulunuyor ve dünya üzerindeki en gelişmiş ve kalabalık doğal hayatı bünyesinde barındırıyor. Bu özel koruma sahasının sınırları içinde 100’den fazla memeli türü, 400 kuş türü, 120 amfibiyum yani iki yaşamlı canlı ve sürüngen türü, 2500 bitki ve on binlerce böcek türü yaşıyor. Bulut ormanlarındaki ağaçların kendilerine gereken suyu yapraklarından karşılaması onlar için önemli bir hayatta kalma stratejisi. Bu tür ekosistemlerde hava çoğunlukla puslu ve nemli olmasına karşın toprak bir hayli kuru kalır. Böylece ağaçlar topraktan yeterince su alamadığı için bulutların içinde sürekli ıslak olan yaprak yüzeyleri aracılığıyla su ihtiyacını karşılar. Uzmanlar bu durumu belgelemek için öncelikle yaprak ıslaklığının ekosistemdeki dağılımını ve yoğunluğunu inceledi. Daha sonra suyun yapraklardan alınıp alınmadığını anlamak ve suyun hareketini görmek için ağaçların dallarına minik algılayıcılar yerleştirdiler. Bu algılayıcılar sayesinde yapraklar ıslak olduğu zaman gerçekten de suyun yapraklar tarafından emildiğini ve dallara, oradan da gövdeye yani ilginç bir şekilde yukarıdan aşağıya doğru taşındığını gösterdiler. Çalışmada ayrıca, yapraktan su alma miktarının her ağaçta aynı yoğunlukta olmadığı anlaşıldı. Kaliforniya’daki sekoya ağaçlarının da bulut ormanları gibi yapraklarıyla su içebildiği belirlenmiş. Uzmanlar bu tür özel ekosistemlerde bulutlar ile ağaçlar arasındaki ilişkinin çok önemli olduğunu, özellikle iklim değişikliği neticesinde bulut yoğunluğunun azalmasının bulut ya da sis ormanı ekosistemlerine zarar verebileceğini belirtiyor.
    • Sarılık yeni doğan bebeklerde sıkça görülen ve çoğunlukla tehlikeli olmayan bir durumdur. Genellikle bebekler 2-4 günlükken fark edilir ve iki hafta içinde geçer. Yeni doğan bebeklerde görülen sarılığın nedeni kandaki bilirubin molekülüdür. Bilirubin kırmızı kan hücrelerinin parçalanması sırasında hemoglobin molekülünün geçirdiği biyokimyasal değişimler sonucu açığa çıkan maddedir. Zararlı etkileri olan bilirubin karaciğer tarafından başka maddelere dönüştürülerek vücuttan atılır. Yeni doğan bebeklerin hemoglobin seviyesi ve kırmızı kan hücrelerinin parçalanma hızı yüksektir, bu nedenle kanlarındaki bilirubin seviyesi de yüksektir. Bebekler doğmadan önce kanlarında oluşan bilirubin annenin vücudu tarafından ortadan kaldırılır. Doğumdan sonra ise bu işi bebeğin karaciğeri yapar. Ancak yeni doğan bebeklerin karaciğerleri, kanlarındaki bilirubin moleküllerinin tamamını ortadan kaldıracak kadar gelişememiş olabilir. Yeni doğan bebeklerin yaklaşık %60’ında bu durum görülür. Fizyolojik sarılık olarak isimlendirilen bu durum dışında bebeklerde sarılığa yol açan başka nedenler de (örneğin hepatite neden olan bazı virüs enfeksiyonları, anne ile bebek arasındaki kan grubu uyuşmazlığı) olabilir. Kandaki bilirubin seviyesin çok yüksek olması ya da aniden yükselmesi durumunda yeni doğan bebeklerde görülen sarılığın tedavi edilmesi gerekir. Çünkü bu durumda bilirubin kan-beyin bariyerini geçebilir, beyinde ve sinir sisteminde kalıcı hasarlara neden olabilir.  
    • İnsanların yaklaşık dörtte biri Güneş’e ya da parlak ışığa baktığında hapşırır ve bu olay genellikle karanlık bir ortamdan çıkıp yoğun ve parlak ışığa maruz kalındığında ortaya çıkar. Hapşırma kaşıntı ve tahrişe neden olan yabancı maddelerin burundan uzaklaştırılmasını sağlar. Kaşınma ve tahriş hissi, yüzdeki duyusal algılamadan ve kasların motor kontrolünden sorumlu olan trigeminal sinirler tarafından algılanır. Trigeminal sinirlerden gelen sinyaller beynin ilgili bölgesi tarafından algılandıktan sonra burna, tahrişe neden olan yabancı maddeleri uzaklaştırılması için bir sıvı salgılanması, kaslara da derin bir nefes alınması ve alınan nefesin çok hızlı bir şekilde dışarı verilmesi için talimat gönderilir. Hapşırma bir reflekstir. Yani düşünmeksizin kendiliğinden gerçekleşen bir olaydır. Göze ne kadar ışık girdiğini kontrol eden gözbebeğinin büyüyüp küçülmesi de bu şekilde gerçekleşir. Parlak bir ışık göze geldiğinde görme sinirleri tarafından algılanır ve oluşan sinyaller beyne taşınır. Beyin parlak ışığın göze zarar vermesini önlemek için, gözbebeğine küçülmesini söyleyen bir mesaj gönderir. Güneş ışığının neden hapşırmaya yol açtığıyla ilgili farklı kuramlar öneriliyor. İnsanların görme sinirlerinde yoğun ışık nedeniyle ortaya çıkan uyarılmanın trigeminal sinirlerin de etkinleşmesine neden olduğu düşünülüyor. İkinci görüşe göre otonom sinir sistemindeki birbirlerine yakın sinir liflerinden birinin uyarılması diğer sinir lifinin de uyarılmasına neden oluyor. Yani görme sinirlerinden alınan sinyallerin beyne taşınırken, hapşırmaya neden olan sinyalleri taşıyan sinir hücrelerinin de etkinleşmesine neden olabileceği düşünülüyor. Güneş ışığının hapşırmaya neden olmasının genetik temeli aydınlatılamamış olsa da araştırmalar bu durumun ebeveynlerden birinde görülmesi durumunda çocukta da %50 ihtimalle görülebileceğini gösteriyor.
    • Hücre zarı, canlı hücreyi cansız çevreden ayıran çok ince bir sınırdır. Bu yapı hücre ile çevresi arasında hücre içi ve dışı trafiği denetler. Bilim adamları 1900'lü yıllardan itibaren hücre zarının yapısını açıklamaya çalış-mışlardır. Fakat hücre zarı ile ilgili geçerli olan model S.J. Singer ve G. Nicholson tara-fından ancak 1972 yılında oluşturulabilmiştir. Hareketli yapıda olan bu modele akıcı mozaik zar modeli adı verilmiştir. Hücre zarı protein, karbonhidrat ve lipit moleküllerinden meydana gelmiştir. Kar-bonhidratlarda önemli olmakla birlikte, zarların asıl bileşenleri lipitler ve proteinlerdir. Birçok zarda en fazla bulunan lipitler, fosfolipitlerdir. Bu modele göre fosfolipitler iki sıralı olup hareket halindedir. Fosfolipitlerin hidrofilik (suyu seven) baş kısımları suyla temas ederken, hidrofobik (suyu sevmeyen) kuyruk kısımları suya temas etmez. Bu nedenle iki fosfolipit tabakası arasında su bulunmaz. Zardaki proteinler yüzeysel ve iç proteinler olmak üzere iki gruba ayrılır. İç protein-lerde bulunan kanallar hücrenin madde alış verişinde görev yapar. Karbonhidratlar pro-teinlere bağlanarak glikoproteinleri, lipitlere bağlanarak glikolipitleri oluşturur. Glikoproteinler hücrelerin birbirini tanımasında, hücre zarının seçici geçirgenliğinde ve hormonların tanınarak hücreye alınmasında görev alır. Zardaki glikoprotein ve glikolipit moleküllerinin farklı dağılımı ve sayısı hücrenin öz-güllüğünü sağlar. Bu nedenle farklı canlıların hücre zarları farklı yapıda olduğu gibi, aynı canlının farklı dokularında bulunan hücrelerin zarları da farklı yapıda olabilir. Örneğin hi-pofiz bezinin ürettiği tiroit uyarıcı hormon (TSH), kanla tüm vücuda dağıldığı halde sadece tiroit bezindeki hücrelerin zarları tarafından tanınıp hücre içine alınır. Hücre zarı canlı ve seçici geçirgendir. Bu özellikten dolayı bazı moleküller hücre zarından geçebilirken, bazı moleküller geçemez. Böylece hücrede madde alış verişi de-netlenmiş olur. Hücre zarından; ➢           Küçük moleküller büyük moleküllere göre, ➢           Nötr maddeler iyonlara göre, ➢           Negatif iyonlar pozitif iyonlara göre, ➢           Yağda çözünen maddeler (A, D, E, K  vitaminleri), çözünmeyenlere göre (B, C vitaminleri), ➢           Yağı çözen maddeler (Alkol, eter, kloroform vb.) çözmeyenlere göre daha kolay geçer.
  • Son Güncellenen Durumlar

    Yeni durum güncellemesi yok
  • Forum İstatistikleri

    • Toplam Konu
      718
    • Toplam İleti
      722
  • Üye İstatistikleri

    • Toplam Üye
      456
    • Çevrimiçi Rekoru
      4

    En Yeni Üye
    Karaçay Sinejan
    Kayıt tarihi
×