<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0"><channel><title>Konu D&#x131;&#x15F;&#x131;/Geyik Yeni Konu</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/forum/51/</link><description>Konu D&#x131;&#x15F;&#x131;/Geyik Yeni Konu</description><language>tr</language><item><title>Bilim ve Din aras&#x131;ndaki ili&#x15F;kiye dair c&#xFC;mleler</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2347/</link><description><![CDATA[
<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Bilim ile din arasındaki ilişki, ikisi de son derece geniş konuları ele aldığı için son derece farklı biçimlere sahiptir. Bilim ve din birbirinden farklı yöntemlere ve sorulara sahiptir. Bilimsel yöntem doğal, fiziksel ve maddesel konulara ölçüm, hesaplama ve tanımlamayı temel alan deneysel bir biçimde yaklaşır. Dinsel yöntemler ise evrendeki ruhani sorunları ve varlıkları doğaüstü otorite ve ilâhî vahiy gibi kavramlarla açıklamaya ve anlamaya çalışır. Tarihsel olarak bilimin din ile olan ilişkisi son derece karmaşıktır. Dinsel doktrinler ve nedenler zaman zaman bilimin gelişimini etkilerken, bilimsel bilgi de dini inanışları etkilemiştir.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Roma Engizisyonu’nun karşısında Galileo Galilei (D. 1564 – Ö. 1642)tarih boyunca bazı düşünürler bilim ile dinin uzlaşamaz ve birbirine karşıt uğraşılar olduğunu öne sürselerse de, bu genel olarak bilimin sorgulamaya dayanması, dinin ise sorgulamadan inanmayı gerektirmesinden kaynaklanmaktadır. Bazı düşünürler de bunun aksini iddia etmiştir. Özellikle 19. yüzyılın belirli dönemlerinde din ile bilimin birbirine karşı olduğu görünüşü kazanmıştır. Bu dönemlerde gelişen muhalefet, karşıtlık tezine göre bilim ile din arasındaki herhangi bir etkileşim her zaman çatışmaya yol açacaktır ve din de, yeni bilimsel fikirlere karşı, saldırgan olan taraf olacaktır. Her ne kadar bu anlayış 19. yüzyılda John William Draper (D. 1811-Ö. 1882) ve Andrew Dickson White (D. 1832-Ö. 1918 ) gibi isimlerce yaygınlaştırılmaya çalışılmışsa da bilim ile din arasındaki tarihsel ve bugünkü etkileşimi, çatışma alanlarından işbirliği alanlarına kadar, açıklamaya yeterli olmamıştır. Nitekim gerek Kopernik, Galileo, Kepler ve Boyle gibi Batı bilim tarihinde yer almış önemli isimler, gerekse İbn-i Sina,Biruni ve İbn-i Heysem gibi Doğu bilim tarihinde yer almış önemli isimler oldukça dindar ve inançlı insanlardı. Bununla birlikte, bilim ile dinin tarih içinde çatıştığı sorunlarda olmuştur ve bilim ile dinin uzlaşmasının mümkün olmadığını savunanlar bugün de mevcutturlar. Örneğin İngiliz evrimsel biyoloji uzmanı Richard Dawkins (D. 1941- ) bilim ile dinin uzlaşmasının mümkün olmadığını şiddetle savunmaktadır. Aksi görüşte olan bilim adamları ve yazarlar da mevcuttur; ABD’li biyolog Kenneth R. Miller (D. 1948-) gibi.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Tarih boyunca din ile bilimi birleştirmeye çalışan, birbiriyle çelişmeyen yöntemler olduğunu ileri süren ve hatta birbirlerini tamamladıklarını düşünenler de olmuştur. Zaman zaman dini kanıların bilimsel  yöntemlerle veya bilimsel kanıların dini yöntemlerle açıklamaya çalışanlar olmuştur. Örneğin, İbn-i Sina Tanrı’nın varlığını akıl ve mantık yoluyla açıklamaya çalışmıştır. Buna ek olarak, özellikle modern çağda, bazıları bilim ve dinin birbirinden bağımsız olduğunu, insani deneyimin birbiriyle ilgisiz yönleriyle  uğraştıkları ve bu sebeple birbirlerinin alanına bulaşmadıkça, kendi alanları içerisinde, sorunsuz bir şekilde birlikte var olabileceklerini öne sürmüşlerdir. Ama bu pek de mümkün olmamıştır.</span>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">2347</guid><pubDate>Thu, 09 May 2019 12:48:19 +0000</pubDate></item><item><title>Biyoloji tarihindeki ilk bilimsel ad&#x131;mlar</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2346/</link><description><![CDATA[<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">XVII. yüzyıl, tüm bilimlerde olduğu gibi, biyolojide de önemli gelişmelerin olduğu bir dönemdir. 1600’lü yılların başında icat edilen mikroskop, biyoloji bilimini kökten değiştirdi ve yeni  kuramların geliştirilmesini sağladı. İki tür mikroskop vardır: 1. Bileşik mikroskop. 2. Basit mikroskop. Mikroskopta kullanılan yakınsak mercekler, Grekler ve Ortaçağ Müslümanları tarafından bilinmekteydi. Ancak bileşik mikroskop 1590’lara kadar bilinmiyordu.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Yakınsak merceklerin bir bileşiminden oluşan bileşik mikroskopta iki lens bulunur. Ana mercek nesneyi büyütür ve göz merceği de büyütülmüş görüntüyü daha da büyütür. Basit mikroskopta ise tek mercek bulunur ve nesneyi büyütmeye yarar. Bileşik mikroskobun ne zaman keşfedildiği kesin olmamakla birlikte, Jacharias Jansen tarafından bulunduğu kabul edilir. Jansen’in, mikroskobu, 45 cm uzunluğunda ve 5 cm çapında bir tüpten, bir çift dışbükey ve bir çift içbükey mercekten, nesnenin üzerine konulduğu camdan (lam) oluşmaktaydı.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Bileşik mikroskobu bilimsel amaçla kullanan ilk kişi ise <strong style="border-style:solid; border-width:0px; font-size:18px; padding:0px; vertical-align:baseline">Galileo’dur</strong>. Bu konudaki ifadesi şöyledir: “Bu tüpü kullanarak bir koyun kadar büyük görünen sinekleri inceledim ve öğrendim ki tamamen kıllarla kaplılar. Ayaklarında, yere ters bile dursa, bir camın boşluklarına batırarak üzerinde durmalarını ve yürümelerini sağlayan sivri uçlu iğneler var.” 1625 yılında John Faber, bu yeni buluşun adını koyar ve şöyle söyler; “Teleskop modelinden sonra bu buluşa mikroskop demeyi düşündüm. Çünkü çok küçük nesnelerin görüntülerini algılamamızı sağlıyor.” Bilimsel gözlem aracı olarak mikroskobun yaygın kullanımı 1665’li yıllara denk gelir.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Mikroskop yardımıyla ilk kez <strong style="border-style:solid; border-width:0px; font-size:18px; padding:0px; vertical-align:baseline">Robert Hook</strong> (D. 1635-Ö. 1703) bitkilerin hücrelerden oluştuğunu bulmuştur. Hook, mikroskopla yaptığı gözlemleri <strong style="border-style:solid; border-width:0px; font-size:18px; padding:0px; vertical-align:baseline">Micrographia</strong> adlı yapıtında verir. Eserde Hook tarafında çizilen 57 ilginç görüntü vardır. Hook, ilk kez bir sineğin gözünü, arının iğnesini, bit ve pirenin anatomisini, kuş tüyünün yapısını gözler önüne sermiştir. Hook ayrıca bu eserinde “hücre” sözcüğünü kullanmış ve hücreyi içi boş odacıklar olarak tanımlamıştır. Hücre çalışmaları mikroskopların gelişmesiyle XIX. yüzyılda ilerledi ve Hücre Kuramı kuruldu. Bu konularda Marcello Malpighi (1628-1694), Antonio von Leeuwenhoek (1632- 1723) ve Jan Swammerdam (1637-1680) araştırmalar yapmıştır.</span>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">2346</guid><pubDate>Thu, 09 May 2019 12:47:07 +0000</pubDate></item><item><title>XIX. ve XX. Y&#xFC;zy&#x131;llarda Biyoloji &#xC7;al&#x131;&#x15F;malar&#x131;</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2345/</link><description><![CDATA[<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;"><strong style="border-style:solid; border-width:0px; font-size:18px; padding:0px; vertical-align:baseline">Hücre Çalışmaları</strong></span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Hücreye ilişkin ilk bilgiler XVII. yüzyılda mikroskobu kullanan mikroskobistlerin çalışmalarıyla elde edilmiştir. 1831 yılında John Brown hücrenin bağımsız bir yapı oluşturduğunu buldu ve hücreyi en küçük bağımsız yapı olarak tanımladı. Brown’dan sonra Mathias Jacop Schleiden (D. 1804-Ö. 1881) hücrenin oluşumunu tuz kristallerine benzer olarak açıkladı (Kristalizasyon Kuramı). Schleiden’a göre bitkilerin temeli hücredir, ancak hücre bağımsız değil yapının bütününe katılmaktadır. Aynı dönemde Theodor Schwann bitki ve hayvan hücrelerini inceledi ve aralarında fark olmadığını belirledi. Her iki hücre de zar, protoplazma ve çekirdek bulunmaktaydı. Hücrenin bitki hücresi mi yoksa hayvan hücresi mi olacağını protoplazma belirliyordu. Aynı zamanda protoplazma hücrede üremeyi, beslenmeyi ve gelişmeyi sağlamaktaydı. Schwann yaptığı bu çalışmalarla Hücre Kuramı’nın kurulmasını sağlamıştır. Onun belirlemelerine göre hücre, canlıda en küçük bağımsız birimdir. Bütün canlılar hücreden oluşur. Hücre bağımsız birim olmasına karşın bütüne katılırlar ve bütün içerisinde belirli fonksiyonları yerine getirirler.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;"><strong style="border-style:solid; border-width:0px; font-size:18px; padding:0px; vertical-align:baseline">Değişim Kuramları ve Sınıflama Düşüncesi</strong></span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">XVIII. yüzyılda araştırma gezileri ile doğa üzerine çalışanlar yeni bitki ve hayvan türleriyle karşılaştılar. Bu sayede canlıların yapılarına ve oluşumuna ilişkin çeşitli görüşler ortaya atıldı. 1801 yılında yapılan bir araştırma gezisinde Robert Brown birçok bitki örneği topladı. Bu örneklerin 4000’i ilk defa tanınıyordu. Biyoloji araştırmalarının en kapsamlısı ise 1872-1876 yılları arasında yapıldı ve bu gezinin sonuçları 50 cilt olarak yayımlandı. Ayrıca bu gezi sayesinde oşinografi kuruldu. Bu geziler ve keşiflerle elde edilen yeni bilgiler bu yüzyılda biyolojinin gelişmesini sağladı. Elde dilen verilerle biyologlar organizma çeşitleri ve arasındaki bağı araştırmaya yöneldiler ve canlıları sınıflama düşüncesi gelişti.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Canlıların sınıflandırılmasında canlı organizmanın değişik karakterleri temel alınmıştır. Örneğin aralarında Darwin’in de bulunduğu Toksonomistler adı verilen bir grup bilim insanı yaşayan canlıları dış görünüşlerine göre sınıflandırmıştır. Morfolojistler ise organizmanın içyapısını esas almıştır. Paleontolojistler ise fosil türlerini esas almışlardır. Sınıflamaya ilişkin en başarılı çalışma ise Karl Linnaeus’a (D. 1707-Ö. 1778) aittir. Linnaeus, sınıflama sisteminde türleri cinslere, cinsleri takımlara, takımları sınıflara ayırdı.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Hayvan sınıflaması en yüksek canlıdan en düşük canlıya doğru şöyleydi:</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;"><strong style="border-style:solid; border-width:0px; font-size:18px; padding:0px; vertical-align:baseline"><em style="border-style:solid; border-width:0px; font-size:18px; padding:0px; vertical-align:baseline">Memeliler, Kuşlar, Sürüngenler, Balıklar, Böcekler ve Solucanlar.</em></strong></span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Linnaeus bu sınıflamasında dış görünüşleri esas almıştı. Ancak ona göre türler değişmiyordu ve sabitti. Bir başka sınıflama ise Georges Cuvier’ye (D. 1769-Ö. 1832) aittir. Cuvier’nin yaklaşımı Linnaeus’un aksine içyapıları esas almaktaydı. Cuvier hayvanları dört gruba ayırdı: Omurgalılar (Vertebrata), Yumuşakçalılar (Mollusca), Eklemliler (Articulata), Işınsılar (Radiata).</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Cuvier’in 1798’de ortaya attığı Parçaların Korelasyonu ilkesine göre bir organizmanın yapıları ve bölümleri arasında belirli bir korelasyon vardır. Örneğin, bir kuşun kanat yapısı o kuşun türüne özgüdür. Bu kanat yapısı belirli bir göğüs yapısı demektir. Bu da belli bir nefes fonksiyonunu gerektirir. Kuşun bütün vücudu baştan aşağı böyle şekillenir. Öyleyse bir tek tüy ile bu tüyün sahibini yeniden şekillendirebiliriz. Cuvier bu prensibiyle paleontolojinin kurucusudur. Ancak o da Linnaeus gibi türlerin değişmediğine inanmıştır. Buna karşın çalışmalarında yok olmuş türleri de belirlemiş bunların yeryüzündeki felaketlerle yok olduklarını ileri sürmüştür (Katastrof Kuramı, 1796). Sınıflama çalışmasında bir başka önemli isim Jean Babtiste Monet de Lamarck’tır (D. 1744-Ö. 1829). Lamarck’a göre canlılar en yüksek canlıdan en düşük canlıya doğru bir iniş gösterirler.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;"><strong style="border-style:solid; border-width:0px; font-size:18px; padding:0px; vertical-align:baseline">En yüksek canlılar memelilerdir. Bunlarda iskelet sistemi tam oluşmuştur.</strong></span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Sınıflama sistemi şöyledir: Omurgalılar, Memeliler, Kuşlar, Sürüngenler, Balıklar, Omurgasızlar, Tek hücreliler, Ahtapotsular, Işınsılar, Kurtlar, Böcekler, Örümcekler, Kabuklular, Solucanlar, Su böcekleri, Yumuşakçalar. Lamarck’a göre insan gelişmiş değildir. Zira hala ilkel kavimler vardır. Birbirimizi öldürmemiz de gelişmemişliğimizin bir kanıtıdır. Lamarck aynı zamanda türler arasında bir sınırın olmadığını ileri sürer. Lamarck, “evrim” kelimesini klasik Evrim Kuramında kullanıldığı biçimde ilk defa kullanmıştır. Buna göre evrim organik bir tipten, uzun bir süre sonra diğer tiplerin gelişmesidir. Bu anlamı daha sonra Charles Darwin geliştirmiştir.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Örneğin evcil hayvanlar insanların seçici beslenmesiyle üretilir. Evcil hayvanlar doğadaki yaban hayvanları ile birlikte ortak atadan gelirler. Bu farklılığı yaratan çevredir. Çevre değişiklikleri yeni türler oluşturur. Bu değişikliklerle organlarda özel istemler meydana gelir. Oluşan bu organlar kullanılarak gelişir. Bu değişim bir sonraki nesle aktarılır. Örneğin yeşilliğin çok az bulunduğu bir çevrede yaşamak için hayvan ağaçların yapraklarını yemek zorundadır. Bu ise hayvanın boynunu uzatan bir etkendir. Ona göre zürafalar böyle bir çevrede ortaya çıkmıştır. Ya da karanlıkta yaşayan hayvanlar gözlerini kullanmaya gerek duymazlar ve giderek gözleri körelir. Bu karakterler ise sonraki nesle aktarılır.</span>
</p>

<p style="border-style:solid; border-width:0px; color:#666666; font-size:18px; padding:0px; text-align:left; vertical-align:baseline">
	<span style="font-size:14px;">Tüm bu çalışmalar Evrim Kuramına giden yolu açması bakımından önemlidir. Yaşayan organizmaların evrimi düşüncesine ilk şekil veren Buffon’dur. Buffon organizmalar arasındaki küçük farklılıklara dikkat çekmiş ve zaman zaman türlerin tiplerinin değişebileceği sonucuna ulaşmıştır. Bu düşünceleri daha sonra Darwin’in dedesi Erasmus Darwin (1731-1802) geliştirmiş ve<br>
	organizmaların çevrelerine uyum gösterdiği sonucuna ulaşmıştır.</span>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">2345</guid><pubDate>Thu, 09 May 2019 12:46:00 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim &#x130;nsanlar&#x131; &#xDC;zerine An&#x131;lar</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2239/</link><description><![CDATA[
<p style="background-color:#ffffff;color:#1d2129;font-size:14px;">
	Niels Bohr/Harald Bohr, Albert Einstein ve Max Born
</p>

<p style="background-color:#ffffff;color:#1d2129;font-size:14px;">
	 
</p>

<p style="background-color:#ffffff;color:#1d2129;font-size:14px;">
	Anlatılanlara göre ünlü Danimarkalı fizikçi Niels Bohr doktorasını tamamlar tamamlamaz ünlü atom teoristi J..J. Thomson'un yanına gider, ne var ki burada umduğunu bulamaz sebebi ise Thomson'un Niels Bohr'a sıradan birisi gözüyle bakmasıdır, bir kalabalık sohbet esnasında Thomson Bohr'un düşüncelerini sorgusuz/sualsiz yanlış diye geri çeviriyor aynı düşünceleri kendi dile getiriyormuş, bunu içine sindiremeyen Bohr çıkış yolu arar ve bir konferansta coşkusuna kapıldığı Rutherford'un yanına gider, hocası esasında deneycidir kendisi ise teorikçi ama hocasıyla öyle bir dostluk kuruyor ki, Bohr bir oğluna Rutherford'un ilk ismi olan 'Ernest' adını koyuyor, burada hocasının da çizdiği yolda -birazda cesaretlendirerek- yeni bir atom modeli öneriyor, bu atom modeli ne küre şeklinde, ne üzümlü kek, nede gezegenlerin Güneş etrafında dönmesi şeklindedir, bu atom modelinde bazı şeyler kuantumlu (açısal momentum, enerji gibi) olup bu model kuantum kuramı ile klasik mekaniği arasında geçiştir.
</p>

<p style="background-color:#ffffff;color:#1d2129;font-size:14px;">
	Diğer bir anısı da bizzat kendisi tanıklık ettiği şekilde, bir gün Bohr ve abisi Harald Bohr tramvayda yolculuk yapıyorlarmış, Bohr'un anlattığına göre, annesi sıkılmış olmalı ki çocuklarına bir şeyler anlatıyormuş, çocuklarda annelerini dinlerken yanlarından geçen birisi 'yazık kadına bu iki ahmağa/şapşala bir şeyler anlattığını zannediyor' dediğine tanık oluyor ve Niels Bohr büyüyüp kuantum mekaniğinin öncülerinden, abisi Harald Bohr'da ünlü bir matematikçi oluyor.
</p>

<p style="background-color:#ffffff;color:#1d2129;font-size:14px;">
	Einstein ve hocası Minkowski arasında da şöyle bir diyalog söz konusudur, anlatılanlara göre Minkowski -ki kendisi rölativite kuramına katkılarıyla tanınır- Einstein'a 'hiçbir yere gelemeyecek miskin bir köpek' demiştir, tabi bu sözlerini daha sonra yemek zorunda kalıyor.
</p>

<p style="background-color:#ffffff;color:#1d2129;font-size:14px;">
	Bir diğer anı olarak, Alman fizikçi Max Born üzerine, Max Born asistan olduğu bir sırada nasıl oluyorsa bu laboratuvar hortumunu patlatıyor, tabi her yer su içerisinde, hocası Lummer'de buna 'sen asla bir fizikçi olamayacaksın' diyor ama Max Born değil fizikçi olmak, Nobel Ödüllü fizikçi oluyor, bugün kuantum mekaniğinde olasılık fonksiyonunun yorumunu ona borçluyuz.
</p>

<p style="background-color:#ffffff;color:#1d2129;font-size:14px;">
	Kaynaklar:<br />
	[1]. Prof. Dr. Cemal Yıldırım – Bilimin Öncüleri (TÜBİTAK Yayınları – 1999)<br />
	[2]. Biraz Kuantum’dan Zarar Gelmez – Marcus Chown (Çev: Taylan Taftaf – Alfa Bilim Yayıncılık – 2013)<br />
	[3]. Wikipedia
</p>

<p><a href="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_11/40621633_1998871463685327_2835911844068065280_n.jpg.ff8fcfdf5e4b407d31ecfa38733aa7ca.jpg" class="ipsAttachLink ipsAttachLink_image"><img data-fileid="319" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_11/40621633_1998871463685327_2835911844068065280_n.jpg.ff8fcfdf5e4b407d31ecfa38733aa7ca.jpg" class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" alt="40621633_1998871463685327_2835911844068065280_n.jpg"></a></p>]]></description><guid isPermaLink="false">2239</guid><pubDate>Wed, 07 Nov 2018 10:41:52 +0000</pubDate></item><item><title>Okyanustaki en g&#xFC;r&#xFC;lt&#xFC;c&#xFC; canl&#x131; hangisidir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2115/</link><description><![CDATA[
<p>
	Karidesler. Karada ya da denizde yaşayan canlılar arasında, tek bir hayvanın çıkarabildiği en yüksek sesi mavi balina çıkarsa da, toplama bakıldığımda doğal olan en yüksek sesi karidesler çıkarır. Bir “karides yığını”nın sesi, operatörleri kulaklıkları aracılığıyla sağır edebilecek ve bir denizaltı sonarının “yönünü şaşırtabilecek” tek doğal sestir. Bu karides yığınının altındaysanız, yığının üstündeki hiçbir ses duyulmaz; yığının üstündeyseniz de yığının altındaki hiçbir sesi duyamazsınız.
</p>

<p>
	Alt taraftan bir ses duymak ancak o sese doğru bir alıcı uzatılmasıyla mümkün olabilir. Biraraya gelmiş karideslerin gürültüsü sağır edici 246 desibele eşittir; sesin su altında beş kat daha hızlı hareket ettiğini göz önünde bulundurduğumuzda bile bu şiddet, havadaki 160 desibele denktir. Bu da kalkış yapan bir jetten (140dB) ya da insanın ağrı eşiğinden oldukça yüksektir. Tanık olanlar bu durumu dünyadaki herkesin aynı anda et kızartmasına benzetmişleridir.
</p>

<p>
	Ortaya çıkan ses, trilyonlarca karidesin kocaman kıskaçlarını aynı anda açıp kapatmalarının yarattığı gürültüdür. Kıskaçlarını açıp kapatan, Alpheus ve Syndpeus cinslerine mensup çeşitli karidesler tropikal ya da astropikal bölgelerdeki sığ sularda bulunur. Oluşan sesten daha da ilginci ise şudur: Saniyede 40.000 karelik video çekimleri sesin, kıskaçların kapanmasından 700 mikrosaniye sonra gerçekleştiğini açıkça göstermektedir.
</p>

<p>
	Ses kıskaçların kendisinden değil, patlayan kabarcıklardan gelmektedir, buna “kavitasyon” etkisi denir. Bu olay şöyle gerçekleşir: Kıskacın bir tarafındaki tümsek diğer taraftaki çukurluğa tam olarak oturur. Kıskaç o kadar çabuk kapanır ki arada kalan su saatte 100 km hızla dışari fışkırır; bu da bir sürü su kabarcığının açığa çıkmasına yetecek bir hızdır.
</p>

<p>
	Su yavaşlayıp normal basınca ulaşınca kabarcıklar patlayarak ortaya yüksek bir ısı (20.000°C kadar yüksek), büyük bir patlama ve ışık çıkmasına sebep olurlar (ışığın açığa çıkması çok nadiren görülür ve bu olaya “sonoluminescence” adı verilir), ışığa sebep olan şey sestir. Karidesler bu sesi avlarını sersemletmek, iletişim kurmak ve eşlerini bulmak için kullandıkları gibi sonarları bozmak için de kullanırlar; keskin, aşırı yüksek ses gemilerin çarklarında çökmelere neden olur.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">2115</guid><pubDate>Tue, 07 Aug 2018 13:37:44 +0000</pubDate></item><item><title>pH nedir, ne anlama geliyor ve neden &#x201C;p&#x201D; k&#xFC;&#xE7;&#xFC;k &#x201C;H&#x201D; b&#xFC;y&#xFC;k yaz&#x131;l&#x131;r?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2111/</link><description><![CDATA[
<p>
	pH bir çözeltinin asitliğini ya da alkalinitesini derecelendirmeye yarayan ölçü birimidir. Kavram ilk kez 1909’da Danimarkalı kimyager Soren P. L. Sorensen ortaya atmıştır. İngilizce açılımı ‘potential of hydrogen’ veya ‘power of hydrogen’dir (‘hidrojenin potansiyeli’ veya ‘hidrojenin gücü’). Bu kısaltmada p eksi logaritmanın matematiksel sembolüdür, H ise hidrojen elementinin kimyasal gösterimidir. Elementlerin sembolleri her zaman büyük harfle başlayarak yazılır (Fe, O, N, Mn, Se…).
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">2111</guid><pubDate>Tue, 07 Aug 2018 13:32:37 +0000</pubDate></item><item><title>E&#x11F;er 100 y&#x131;l &#xF6;nce kendinizi hasta hissetseydiniz, sadece dua edebilirdiniz.</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2052/</link><description><![CDATA[

<p style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#222222; font-size:0.9rem; padding:0px; text-align:start; vertical-align:baseline">
	100 yıl önce kendinizi hasta hissetseydiniz, dua etmek haricinde yapabileceğiniz fazla şey yoktu. Penisilin hala 10 seneden fazla uzaktaydı, ameliyat ilkeldi, bağışıklık kazandırma enderdi, kanser bir ölüm kararıydı ve kan nakli imkansız zannediliyordu.
</p>

<p style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#222222; font-size:0.9rem; padding:0px; text-align:start; vertical-align:baseline">
	Zaman ne kadar değişti. Geçen yüzyıl, sağlık hizmetinde bir devrime tanık oldu: antibiyotikler, ilaçlar, bağışıklık kazandırıcılar, transplantlar, inplantlar, röntgen, ultrason, teşhis ve yoğun bakım, bunların hepsi sıradan hale geldi.
</p>

<p style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#222222; font-size:0.9rem; padding:0px; text-align:start; vertical-align:baseline">
	1915’ten gelen bir zaman yolcusu için, çağdaş bir hastane, bilim kurgu gibi gözükecektir. New Scientist dergisinin Tıbbi Sınırlar adlı yeni sayısı, sağlıktaki en son gelişmelere odaklanıyor. NS,<span> </span><a href="https://www.facebook.com/ozethaber?fref=nf" rel="external" style="border:0px; color:#ff5400; font-size:14.4px; padding:0px; vertical-align:baseline" target="_blank">kaynak</a>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">2052</guid><pubDate>Sun, 10 Jun 2018 11:30:01 +0000</pubDate></item><item><title>D&#xFC;nya&#x2019;n&#x131;n en karanl&#x131;k maddesiyle tan&#x131;&#x15F;t&#x131;n&#x131;z m&#x131;?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2049/</link><description><![CDATA[
<p style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#222222; font-size:0.9rem; padding:0px; text-align:start; vertical-align:baseline">
	Videoda izleyeceğiniz özel nano üretim ürünü, ışığın %99.96’sını emen dünyanın en siyah maddesi tanıtıldı. Gelecekteki ekranlarda, kameralarda, teleskoplarda kullanılacak olan cisim, nanoteknoloji ile üretildi ve ona bakmak sanki kara deliğe bakmak gibi değil mi? Vantablack ismindeki bu materyal 700nm dalga boyunda % 0.038 yansıtmaya, %0.15 kızılötesi ışık yansıtmaya sahip özelliktedir.
</p>

<p style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#222222; font-size:0.9rem; padding:0px; text-align:start; vertical-align:baseline">
	<iframe allowfullscreen="" frameborder="0" gesture="media" height="281" src="https://www.youtube.com/embed/3JNc6NAsf4U?feature=oembed" style="border:0px; font-size:14.4px; padding:0px; vertical-align:baseline" width="500"></iframe>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">2049</guid><pubDate>Sun, 10 Jun 2018 11:02:48 +0000</pubDate></item><item><title>Film ve oyun sekt&#xF6;r&#xFC;, eserlerinde ger&#xE7;eklik i&#xE7;in bilim insanlar&#x131;na ba&#x15F;vuruyor.</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2047/</link><description><![CDATA[
<p>
	Film ve oyun sektörü, eserlerinin gerçek gibi görünmesi için bilim insanlarına başvuruyor. Tüketiciler bilinçlendikçe onları inandırabilmek için, yapımcıların işleri de zorlaşıyor, daha bilimsel temelli ışık yansımaları, gölgeler ve fizik kullanıyorlar ve bu sayede gerçeğe daha yakın görüntüler elde ediliyor. 10 yıl önceki oyunlara bakıldığı zaman inanılmaz hızlı gelişme kaydedilmiş.
</p>

<p>
	Fotoğrafta, Rusya ve Çin arasındaki savaşın canlandırıldığı ünlü Battlefield oyununda modellenmiş Porto Riko'daki Arecibo Gözlemevi görülüyor. Görsel etkiler gerçekçi bir şekilde tasarlanmış. Oyunun devamında, kuleler hasar aldığı zaman tepedeki mekanizmayı tutan halatlar gerilmeye dayanamayıp kopuyor. Student Science
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">2047</guid><pubDate>Sun, 10 Jun 2018 11:01:39 +0000</pubDate></item><item><title>19 May&#x131;s Atat&#xFC;rk'&#xFC; Anma, Gen&#xE7;lik ve Spor Bayram&#x131;</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1955/</link><description><![CDATA[<p>
	19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramınız kutlu olsun
</p>

<p>
	Geçtiğimiz günlerde MEB'in yayınladığı 2 soru ile karşılaştım ve geldiğimiz nokta beni derin bir şekilde üzdü. Bilimden bu kadar uzak bu derece bağnaz düşüncelerin olması geleceğimizin daha'da karardığının bir kanıtı niteliğinde yorumlarınızı bekliyorum. Ayrıca Atatürk'ün eğitim ilkelerine'de yer vereceğim; 
</p>

<p>
	<span>https://pbs.twimg.com/media/DdkHdA9WAAARyv5.jpg:large</span></p>

<p>
	MEB tarafından hazırlanmış sorular (2017-2018)
</p>

<p>
	1. Eğitimde Kadın Erkek Eşitliği
</p>

<p>
	Atatürk, kadınlarımızın ve kızlarımızın erkekler gibi eğitimin her kademesinden yararlanmaları için büyük bir çaba sarf etmiştir. Bu konudaki fikirlerini şu sözleri ile çok açık bir şekilde yansıtmaktadır.
</p>

<p>
	"Bir içtimai topluluk, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşur. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara, zincirlere bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin?"(30.08.1925, Kastamonu)
</p>

<p>
	Büyük Atatürk, her iki cinsin beraberce eğitilerek ve çalıştırılarak gelişmesinin sağlanabileceğini savunmuş ve uygulamıştır.
</p>

<p>
	2. Eğitimin Yaygınlaştırılması - Bilgisizliğin Ortadan Kaldırılması
</p>

<p>
	Atatürk, milli eğitimin memleketin en uzak köşelerine kadar yaygınlaştırılmasını, bilgisizliğin yok edilmesini; eğitimin yetişkinleri de kapsamasını istemiş ve uygulamıştır. "Hedefe yalnız çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar geleceğimizdir... Anne ve babaları da eğitilmelidir ki, çocuklarını iyi yetiştirsinler."
</p>

<p>
	3. Eğitimde Uygulamaya Önem Verilmesi
</p>

<p>
	Milli eğitimin sadece bir süs gibi düşünülmemesi, kişilere ve topluma yarar sağlaması, Atatürk´ün üzerinde durduğu önemli noktalardan biridir. "Eğitim ve öğretim yönetiminin işe ve uygulamaya dayanması ilkelerine uymak şarttır." (1923)
</p>

<p>
	4. Milli Eğitim Sistemi Bilime Dayalı Olmalıdır.
</p>

<p>
	Atatürk, eğitim sisteminin, eğitim programlarının bilimsel olmasının önemi üzerinde durmuştur ve bu konuya çok önem vererek izlemiştir. Bu konudaki sözleri şunlardır.
</p>

<p>
	"Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir, ilim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir."
</p>

<p>
	"Milletimizin siyasi, içtimai hayatında, milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır."
</p>

<p>
	5. Eğitimde Laiklik İlkesi
</p>

<p>
	Bu ilke medreselerin kapatılması, Öğretim Birliği Kanunu ile kadın ve erkeklere eşit imkan sağlanması gibi tedbirlerle; 1924´ten itibaren uygulanmaya başlamıştır. Laiklik ilkesi 1928 Anayasası´nda yer almıştır.
</p>

<p>
	"Laik eğitim, eğitimin milliliğinin ve bilime dayalı olmasının da baş desteğidir."
</p>

<p>
	6. Türkiye Cumhuriyeti´´nin Korunması
</p>

<p>
	Bu, Atatürk´ün titizlikle üzerinde durduğu konu olmuştur. "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsil ne olursa olsun, özellikle ve her şeyden önce, Türkiye´nin istiklaline, kendi benliğine, bütünlüğüne, milli ananelerine düşman olan unsurlarla mücadele etme gereği öğretilmelidir."
</p>

<p>
	7. Milli Eğitimde Disiplin
</p>

<p>
	"Hayatın her çalışma safhasında olduğu gibi, özellikle öğretim hayatında, sıkı disiplin başarının şartıdır."
</p>

<p>
	8. Öğretmen ve Eğiticilere Önem Verilmesi
</p>

<p>
	"Sizin başarınız, Cumhuriyet´in başarısı olacaktır."diyen Atatürk, iyi eğiticiler olmadan, iyi eğitim olmayacağını iyi biliyordu.
</p>

<p>
	9. Yüksek Öğretimde Reform
</p>

<p>
	1933: İstanbul Darülfünunu kapatıldı. İstanbul Üniversitesi kuruldu.
</p>

<p>
	1925- 1936 : Ankara´da yeni fakülte ve yüksek okullar kuruldu.
</p>

<p>
	10. Bilim Adamlarına Hitaben
</p>

<p>
	"Ordunun ve devletin doğru yönetilmesi ile ilgili emirler verebilirim. Ama bilim alanında emir veremem. Bilim adamlarının beni aydınlatmasını isterim. Bana bilimin doğru yolunu gösterin ki onu izleyebileyim."
</p>

<p>
	"Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra, akıl ve ilmin kılavuzluğunu kabul edenler benim manevi mirasçım olurlar." Diyen Atatürk, bilime ve bilim adamlarına ne kadar önem verdiğini kendi sözleri ile her yerde ifade etmiş ve uygulamaları ile de göstermiştir.
</p>

<p>
	KAYNAKLAR :
</p>

<p>
	Atatürkçü Düşünce - Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, 1992. Genelkurmay, Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Yayınları, Atatürk Haftası Armağanı, Ankara. 1995 (4 ve 9 sayfaları arası bu kaynaktan değiştirilmeden alınmıştır.)
</p>

<p style="text-align: center;">
	<span>https://i.sozcu.com.tr/wp-content/uploads/2015/11/10/ataturk_harf-devrimi1.jpg</span></p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1955</guid><pubDate>Sat, 19 May 2018 14:05:16 +0000</pubDate></item><item><title>AC&#x130;L DUYURU! ''KOMODO&#x130;L''</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1961/</link><description><![CDATA[
<p>
	<span style="font-size:16px;"><strong>Merhaba arkadaşlar ''Komodoil'' adında hint yağı bitkisinden elde edilen bir anti-kanser ilacı hakkında bilgisi olan var mı ? Tedarik ve etki !</strong></span>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1961</guid><pubDate>Mon, 21 May 2018 11:44:44 +0000</pubDate></item><item><title>Kuzey enlemlerindeki g&#xF6;rsel &#x15F;&#xF6;lenler, yani Kuzey I&#x15F;&#x131;klar&#x131; (Aurora borealis) neden olur?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1940/</link><description><![CDATA[<p>
	<span style="font-size:14px;">Güneşimiz, 93 milyon mil (yaklaşık 150 milyon kilometre) uzaktadır. Fakat etkileri, görünür yüzeyinin çok ötesine uzanır.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Güneşte oluşan büyük fırtınalar, yüklü güneş partiküllerinden oluşan rüzgarları uzay boyunca gönderir. Eğer Dünyamız bu parçacık akım yolunun üzerindeyse, gezegenimizdeki manyetik alan ve atmosfer buna reaksiyon gösterir.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Gelen bu parçacıklar atmosferimizdeki atom ve moleküllere çarpınca, bunları uyarır ve yanmalarına sebep olur.</span>
</p>

<p>
	                                                     <span>http://en.es-static.us/upl/2012/05/what_causes_auroa-e1338240834770.gif</span></p>

<p>
	<strong><span style="font-size:14px;">Peki bu uyarılma ne anlama geliyor? </span></strong>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Atomlar merkezde bir çekirdek ve bir yörüngede çekirdeği çevreleyen elektron bulutlarından meydana gelir. Güneş'ten gelen yüklü parçacıklar, atmosferimizdeki atomlara çarptığında, elektronlar çekirdekten uzaklaşarak daha yüksek enerjili yörüngelere doğru hareket eder. Sonra bir elektron daha düşük enerjili bir yörüngeye doğru hareket ettiğinde, ışık ya da foton parçacıklarını serbest bırakır. (Bu olay fizikte müfredatında bulunan, yüksek enerjili elektron ışımasıdır: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=fm2C0ovz-3M" rel="external">Bohr atom modeli</a> )</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Bu olayı günlük hayatımızdan örneklendirmek istersek; Neon lambaların çalışma prensibiyle aynıdır.</span>
</p>

<p>
	                                                                                           <span>https://www.nedir.com/upload/small-neon-c14ekyaa.jpg</span></p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Auraların çoğu yeşil renktedir, ancak bazen pembe bir iz görürsünüz ve güçlü olanlarda kırmızı, mor ve beyaz renkler de olabilir. Işıklar tipik olarak uzak kuzeyde (Kuzey Kutbu Okyanusunu sınırlayan ülkeler. Bunlar; Kanada ve Alaska, İskandinav ülkeleri, İzlanda, Grönland ve Rusya) görülür. Ancak, ışıkların güçlü görüntüleri Amerika Birleşik Devletleri'nde, daha güneydeki enlemlere uzanabilir. Ve tabiki, ışıkların Dünya'nın güney kutup bölgelerinde de bir karşılığı var.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Aurora'daki renkler, insanlık tarihi boyunca bir gizem kaynağıydı. Ancak bilim, atmosferimizdeki farklı gazların uyarıldıklarında farklı renkler verdiğini söylüyor. Örneğin; oksijen, aurora'nın yeşil rengini verir. Azot ise mavi veya kırmızı renklere sebep olur.</span>
</p>

<p style="text-align: center;">
	                                                            <span>http://en.es-static.us/upl/2016/03/aurora-meteor-3-6-2016-Mike-Taylor-Maine-1-e1457378898753.jpg</span></p>

<p style="text-align: center;">
	<span style="font-size:14px;">İnsanlar, Dünya atmosferindeki parlak doğal ışık gösterilerini görmek için binlerce kilometre yol kat ediyorlar.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:12px;">                                                                                                                                                                                                                                                                <a href="http://earthsky.org/earth/what-causes-the-aurora-borealis-or-northern-lights" rel="external">Kaynak</a></span>
</p>

<p>
	 
</p>

<p>
	Kuzey ışıklarının videolu anlatımı da gerçekten heyecan verici. Keyifli seyirler <img alt=":)" data-emoticon="" height="20" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/emoticons/smile.png" srcset="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/emoticons/smile@2x.png 2x" title=":)" width="20">     
</p>

<div class="ipsEmbeddedVideo ipsEmbeddedVideo_limited">
	<div>
		<iframe allowfullscreen="true" frameborder="0" height="270" src="https://www.biyolojigunlugu.com/applications/core/interface/index.html" width="480" data-embed-src="https://www.youtube.com/embed/1MI3YDGgtN4?feature=oembed"></iframe>
	</div>
</div>
]]></description><guid isPermaLink="false">1940</guid><pubDate>Sat, 12 May 2018 13:27:21 +0000</pubDate></item><item><title>Haritaya gerek duymadan kendi rotas&#x131;n&#x131; belirleyebilen s&#xFC;r&#xFC;c&#xFC;s&#xFC;z otomobil teknolojisi geli&#x15F;tirildi</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1938/</link><description><![CDATA[

<p>
	Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden bilim insanları haritaya gerek duymadan kendi rotasını belirleyebilen sürücüsüz otomobil teknolojisi geliştirdi.
</p>

<p>
	Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) araştırmacılarının yeni geliştirdiği sürücüsüz otomobil teknolojisi sayesinde, diğer otonom araç üreten şirketlerin navigasyon ve gelişmiş haritalar gibi sistemlerle geliştirdikleri sürücüsüz otomobil teknolojisini daha ileri bir seviyeye taşıdı.
</p>

<p>
	Daha önce gördüğümüz sürücüsüz otomobiller, son derece ayrıntılı 3 boyutlu haritalar ve şerit işaretleri yardımı ile çalışıyordu. MIT'nin geliştirdiği bu yeni teknolojisi sayesinde otonom araçlar haritalandırılmamış ve yeterli şerit işaretleri olmayan yollarda bile çalışabilme özelliğine sahip olacak.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<iframe allowfullscreen="true" allowtransparency="true" frameborder="0" height="315" scrolling="no" src="https://www.facebook.com/plugins/video.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2FScncRlgn%2Fvideos%2F394916224251373%2F&amp;show_text=0&amp;width=560" style="border:none;overflow:hidden" width="560"></iframe>
</p>

<p>
	MIT'in Bilgisayar Bilimi ve Yapay Zeka Laboratuvarı'nda (CSAIL) araştırmacılarının geliştirdiği teknolojiye '' MapLite '' adı verildi, bu teknoloji, yol koşullarını izleyen LIDAR ve IMU sensörleri ile OpenStreetMap'in sadece en temel topografik haritalarını GPS kullanarak birleştiriyor.
</p>

<p>
	Konu hakkında bilgi veren araştırma görevlisi Teddy Ort "Bu tür haritasız bir teknolojinin daha önce yapılmamasının nedeni, detaylı 3D haritalarda olduğu gibi doğruluk ve güvenilirliğe ulaşmanın çok zor olmasıydı. Sadece yerleşik sensörlerle çalışan bu sistem sayesinde otonom araçlar, teknoloji şirketlerinin haritaladığı kısıtlı bölgelerden kurtulacak." dedi
</p>

<p>
	MIT araştırmacılarının geliştirdiği MapLite teknolojisi otunom otomobil teknolojisine birçok yenilik getirecektir, fakat bu yeni teknolojinin kusursuz çalışabilmesi için önünde uzun yıllar olduğu da bir gerçek. 
</p>

<p style="text-align: right;">
	<em><a href="https://www.facebook.com/ScncRlgn/videos/394916224251373/" rel="external">kaynak 1</a>,<a href="http://digitaltrends.com/" rel="external"> kaynak 2</a></em>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">1938</guid><pubDate>Thu, 10 May 2018 20:38:23 +0000</pubDate></item><item><title>Bak&#x131;m ve ikmal gerektirmeden tek seferde bir y&#x131;la kadar u&#xE7;abilen g&#xFC;ne&#x15F; enerjili Drone &#xFC;retildi</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1937/</link><description><![CDATA[
<p>
	Dünyanın önde gelen havacılık şirketlerinden '' BAE Systems '' mühendisleri, herhangi bir bakım ve ikmal gerektirmeden tek seferde bir yıla kadar uçabilen güneş enerjili Drone ürettiler.
</p>

<p>
	35 metre kanat genişliğine sahip ve 150 kg ağırlığındaki '' Persistent High Altitude Solar Aircraft - Phasa-35 '' adındaki Drone, uzun süreli havadan gözetim, uzaktan algılama ve uzak bölgelerde ihaberleşme amacıyla üretildi.
</p>

<p>
	Özel olarak tasarlanan pilleri, sayesinde gün boyunca güneş enerjisi topluyor ve gece de çalışmasını sağlıyor. '' Persistent High Altitude Solar Aircraft - Phasa-35 '' 21 km. yüksekliğe çıkabiliyor ve sürekli uçuş modunda, 50 km/s ile 78 km/s arasında bir hıza ulaşabiliyor.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<iframe allowfullscreen="true" allowtransparency="true" frameborder="0" height="315" scrolling="no" src="https://www.facebook.com/plugins/video.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2FScncRlgn%2Fvideos%2F394909197585409%2F&amp;show_text=0&amp;width=560" style="border:none;overflow:hidden" width="560"></iframe>
</p>

<p>
	Phasa-35 Drone konvansiyonel uydu teknolojisine göre çok daha ucuza üretilebiliyor ve özel olarak üretilen uzun ömürlü hafif güneş enerji pilleri sayesinde 1 yıla kadar herhangi bir bakım gerektirmeden uçuş yapabiliyor
</p>

<p>
	Faz 8 olarak bilinen Phasa-35 Drone, 2017 yılında başarılı bir şekilde test uçuşlarını yapmış ve test uçuşlarının ardından sipariş almaya başlamışlar. Drone'un, teslim süresinin 12 ay olması planlanıyor.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1937</guid><pubDate>Thu, 10 May 2018 20:21:26 +0000</pubDate></item><item><title>&#x130;nsan Neden Var ?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1902/</link><description><![CDATA[<p align="center" style="text-align:center;">
	<span style="font-size:20px;"><b>İNSAN NEDEN VAR ?</b></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Ya da daha doğru bir soru kalıbı ile; bizim doğadaki görevimiz, ekolojik nişimiz nedir? Aslına bakarsanız araştırma yaptığınızda bir çok kaynaktan çıkan farklı sonuçları göreceksiniz yani tam bir fikir bütünlüğü yok. Çoğu ‘’bilim’’ sayfası nedendir bilinmez ütopik ve aşırı dini figürler taşıyan görüşler bildirmiştir. Sizler için bu yazıda görüşümü bildirmeden önce temel kavramlara ve bulabildiğim en mantıksal cevaplara değineceğim. </span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:#000000;">Ekolojik Niş</span></strong></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Her canlının ekosistemin yapısı ve fonksiyonu üzerine kendine özel rolü vardır, bu role ekolojik niş denir. Canlının ekolojik nişi onun ortamda bulunabilmesi için gerekli bütün olayları içine alır-yaşayabilmesi, sağlıklı kalabilmesi ve üreyebilmesi için bütün fiziksel, kimyasal ve biyolojik faktörler. Ekolojik nişi canlının çevresini saran diğer fiziksel faktörler, ışık, sıcaklık, nem de etkiler. Yine canlının besinini sağladığı canlı, onun besin olduğu canlılar, rekabet ettiği canlılar onun nişini belirler. Dolayısıyla niş canlının toplam adaptasyonunu ve yaşam tarzını belirler. Bir canlının ekolojik nişinin belirlenmesi anlaşılacağı üzere sayısız boyutlardadır. Sonuç olarak bir biyotik toplumda bir organizmanın işine veya toplam rolüne ekolojik niş adı verilir.</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Dünyanın çeşitli yörelerinde birbirleri ile alakasız türler, birbirlerinin aynı olan veya çok benzeyen nişler işgal ederler. Örneğin çayır alanlarında ot yiyen hayvanların ekolojik nişleri veya fonksiyonları Kuzey amerikada bizon veya sığırlar tarafından, Avustralya’da ise kangurular tarafından işgal edilir. Fakat belirli bir toplumda iki ayrı tür hiç bir zaman aynı nişi işgal edemez. Daima bunlardan biri hakim olur. Besin maddesi, sığınacak yer ve alan bakımından aralarında meydana gelen rekabet, birinin yok olmasıyla sonuçlanır.</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:#000000;">Rekabet Üstünlüğü</span></strong></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">İki tür birbirine çok benziyor ise, ekolojik nişler çakışır. Tamamen aynı ekolojik nişe sahip iki tür aynı toplumda yer alamaz, rekabet sonucu biri diğerini ortamdan siler. İki farklı tür aynı gıda maddesi için rekabet edebilir, sadece sayıları azalır fakat, bu aynı tür olunca bir arada var olmaz, rekabet gücü yüksek olan diğerine yaşam alanı bırakmaz. 1934 yılında A.F. Gause iki protoza türü Paramesium aurelia ve Paramesium caudatum türlerini ayrı ayrı kaplarda ve aynı kaplarda yetiştirerek şu sonuca varmıştır. Bu iki türün gereksinimi aynıdır, aynı besin içeren ayrı kaplarda birim zamanda üreme hızları aynıdır, bir arada yetiştirildiğinde P.aurelia daha hızlı besin tüketip ürediğinden P.caudatum’un ölümüne neden olmaktadır.</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Bu bilgilerin yanında kısaca bir de iki canlı ilişkisini konu alan yaşam tiplerine yani ‘’Simbiyoz’’ yaşamlara değinelim;</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:#000000;">Mutalizm: </span></strong></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Mutlu birlikletelik, yani her iki canlıda bu birliktelikten zarar değil fayda sağlamakta ve birlikte yaşamakta örneğin; İnsan ve insanın bağırsaklarında yaşayan mutalist bakteriler.</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:#000000;">Kommensalizm</span></strong></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Ortaklardan birisi fayda görürken, diğeri ne fayda ne de zarar görür. Örneğin Echeneis ile köpek balığı arasındaki ilişki. Köpek balığı yakaladığı avla beslenirken, etrafa yayılan küçük parçalar ile de echeneis balığı beslenir. </span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:#000000;">Parazitizm</span></strong></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Ortaklardan birisi fayda görürken diğeri zarar görür. Parazit olan canlı, konak canlı üzerinde barınır ve yaşaması için gerekli olan besinleri konak canlıdan alır. İç parazit canlılar hazır sindirilmiş besinler ile beslendiklerinden bu canlılarda tam olarak sindirim enzimleri gelişmemiştir. Buna karşılık üreme sistemleri iyi gelişmiştir. Örneğin sıtma etmeni Plazmodyum. Bit, pire, kene gibi dış parazitler ise sindirim sistemine sahiptir. Ökse otu gibi parazit bitkiler su ve inorganik maddeleri üzerinde yaşadığı bitkinin odun borularından alarak klorofilleri sayesinde kendi besinlerini üretirler. Bu tip canlılara yarı parazit denir. Küsküt, canavar otu gibi bitkiler ise organik besinlerini yaşadıkları bitkinin floeminden karşılar, klorofilleri yoktur. Bunlar tam parazit bitkilerdir.</span></span>
</p>

<p style="text-align:center;">
	<span style="font-size:14px;"><span style="color: rgb(0, 0, 0);"> </span><span>http://cdn.webtekno.com/media/cache/content_detail_v2/article/20785/bir-insan-en-fazla-ne-kadar-yasayabilir-sorusunun-cevabi-bulundu-1475761151.jpg</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:#000000;">İnsanın Ekolojik Nişi</span></strong></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Genellikle bitki ve hayvanlar, iklim ve çevre faktörlerinin değişmesine karşı tahammüllü olmadıklarından, ekosferde belirli yaşama yerlerine sıkışıp kalmış durumdadır. Sadece sinekler, hamam böcekleri, fareler ve insanlar gibi bazı türler çevreye kolayca adapte olabilmekte ve gezegenimizin büyük kısmı üzerinde yaşayabilmektedir. Beslenme nişi olarak insan bazı bölgelerde et obur, bazı bölgelerde ise ot oburdur. Genellikle ise hem et hem bitkisel gıdalarla beslenir. İnsanın hakim durumu daha önce başka hiçbir tür tarafından işgal edilmemiş yeni bir enerji nişi işgal etmesinden ileriye gelmektedir. İnsan fosil yakıtlarda depo edilmiş güneş enersini ve nükleer enerjiyi kullanarak doğrudan doğruya güneş enerjisine bağımlı kalmaktan kurtulmuştur. Kömür, petrol ve doğal gaz sayesinde milyonlarca yıl öncesinde kimyasal enerji olarak depo edilmiş güneş enerjisinden istifade etmektedir.</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">İnsan yer yüzünün büyük bir bölümünü değiştirecek tek canlı türüdür. Büyük nüfus artışı ve gittikçe artan hırs nedeniyle sınırlı enerji ve diğer doğal kaynaklara karşı rekabet ve mücadele artmıştır. Gerçekten dünya nüfusunun üçte birinden daha azı, yüksek, geri kalan üçte ikisi ise alçak bir enerji nişi işgal etmektedir. Bu durum açıkça çevre krizinin neden bir enerji krizi olduğunu da göstermektedir. Fosil yakıtların yakılması sonucu küresel ısınma, asit yağmurları, nükleer enerji kazaları, suların kirlenmesi, tropikal ormanları yağmalanması büyük ekosistem değişmelerine ve çevre krizlerine yol açmaktadır.</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">En basit ve doğru tanımlarla yukarıda ki açıklama kabul edilebilir. Ancak en sevdiğim tarafı yine insanın kendine toz konduramamasıdır. Yukarıda saydığımız simbiyoz yaşam biçimlerinden sizce hangisiyiz? Tabi ki yaşadığımız doğa içerisinde bulunan en kuvvetli parazitiz. Bugün tükettiğimiz besinlerin atıklarından tutun, kullandığımız her tür yaşamsal maddenin doğaya zararı var ve tahribat gün geçtikçe artıyor, geri dönülmez bir boyuta geliyor. Evet evren çok büyük belki başka yaşanacak yerlerde bulacak insanlık, ancak hiçbiri evimiz ‘’Dünyamız’’ kadar güzel olamayacak. Ona sahip çıkmalıyız.</span></span>
</p>

<p style="text-align: right;">
	<em><a href="https://evrimteorisionline.com/2011/02/07/ekolojik-nis-ve-onemi/" rel="external">Kaynak</a></em>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1902</guid><pubDate>Mon, 07 May 2018 10:49:36 +0000</pubDate></item><item><title>&#x130;nsan&#x131;n Ekoloji Ni&#x15F;i Nedir ?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1901/</link><description><![CDATA[
<p>
	 
</p>

<p style="text-align:center;">
	<strong><span style="font-size:20px;">Tartışma</span></strong>
</p>

<p>
	Uzun zamandır düşündüğüm ve çeşitli tatmin etmeyen cevaplar bulduğum  bir konu. İstisnalar hariç tüm canlılarının bir ekolojik nişi (görevi) vardır. Ekolojik niş konusu biyoloji öğrenimim boyunca hep ilgimi çekmiş ve üzerinde derin düşüncelere daldığım bir konu olmuştur. Hocalarıma bu soruyu yönelttiğimde kimisi cevap veremedi kimisi ise kısıtlı cevaplar verdi. Sizlerden isteğim internet veya bir kitaptan yararlanmadan öz kendi cümlelerinizle düşüncelerinizi yorum şeklinde aktarmanız. İlerleyen günlerde ben de bu konu hakkında küçük bir derleme yayınlayacağım.
</p>

<p>
	<img alt="homo sapiens ile ilgili gÃ¶rsel sonucu" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/2000/1*TC_9See-_CmbiMR11_nENQ.jpeg">
</p>

<p>
	 
</p>

<p>
	 
</p>

<p>
	 
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1901</guid><pubDate>Sat, 05 May 2018 10:01:49 +0000</pubDate></item><item><title>V&#xFC;cudumuzdaki atomlar&#x131;n yar&#x131;s&#x131;, galaksi d&#x131;&#x15F;&#x131;ndan gelmi&#x15F; olabilir.</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1897/</link><description><![CDATA[

<p>
	Yeni araştırma, Samanyolu Galaksisi’ndeki maddelerin yarısına kadarının (bizleri oluşturan atomlar da dahil), kendi galaksimizin dışından, bilim insanlarının önceden düşündüğünden çok daha uzağından gelmiş olabileceğini öne sürüyor.
</p>

<p>
	Bu öneri, galaksiler arası aktarım olarak adlandırılan yeni bir olguyu tanımlamış süper bilgisayar canlandırmalarına dayanıyor ve ayrıca galaksilerin nasıl evrimleştiğinin sırlarını ortaya çıkarmaya yardımcı olabilir.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img alt="Vücudumuzdaki-atomların-yarısı-galaksi-dışından-gelmiş-olabilir.-680x363.jpg" class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="262" data-unique="ndf9na9z3" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_05/5aebfd274cdc0_Vcudumuzdaki-atomlarn-yars-galaksi-dndan-gelmi-olabilir.-680x363.jpg.bd85b8a67f3f93acc599fcd33c514162.jpg">
</p>

<p>
	Northwestern Üniversitesi’ndeki astrofizikçilerin oluşturduğu bir takım tarafından yürütülen örnekler, atomların güçlü rüzgarlar yoluyla bir galaksiden diğerine taşınmasıyla birlikte süpernova patlamalarının çok büyük miktardaki gazı kendi galaksilerinin ötesine fırlatabildiğini gösterdi.
</p>

<p>
	Baş araştırmacı Daniel Angles-Alcazar şöyle söylüyor: “Oluşturduğumuz maddenin ne kadar büyük kısmının diğer galaksilerden gelmiş olabileceği göz önüne alındığında, kendimizi uzay yolcuları veya galaksiötesi göçmenler olarak düşünebiliriz.
</p>

<p>
	“Samanyolu’ndaki maddelerin pek çoğunun, güçlü bir rüzgar ile taşınıp galaksilerarası uzayda seyahat etmeden ve nihayetinde Samanyolu’ndaki yeni evini bulmadan önce, diğer galaksilerde bulunmuş olması muhtemel.”
</p>

<p style="text-align: right;">
	<em><a href="http://www.sciencealert.com/half-of-the-atoms-inside-us-could-come-from-outside-our-galaxy" rel="external">kaynak</a>, <a href="https://academic.oup.com/mnras" rel="external">kaynak 2</a>, <a href="https://arxiv.org/abs/1610.08523" rel="external">kaynak 3</a></em>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">1897</guid><pubDate>Fri, 04 May 2018 06:27:13 +0000</pubDate></item><item><title>Balinalar&#x131;n nas&#x131;l duydu&#x11F;unu &#xE7;&#xF6;zm&#xFC;&#x15F; olabiliriz?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1892/</link><description><![CDATA[

<p>
	Balinaların ses çıkarabildiği ve birbirleriyle iletişim kurabildiği biliniyor. Ancak bugüne kadar bu canlıların nasıl duyduğu anlaşılamamıştı. Balinaların hem büyüklükleri hem de okyanuslarda yaşamaları bilimsel araştırmaları zorlaştırıyordu.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="257" data-unique="59z169zlu" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_05/Screenshot_1.jpg.92ecde0dc00979f5ffd280eb442f9413.jpg" alt="Screenshot_1.jpg">
</p>

<p>
	Çubuklu balinaların, iskeletleriyle kaynaşmış karmaşık yapılı kulak kemikleri vardır. Bu bilgiden yola çıkan bir grup araştırmacı, balinaların iskeletlerinin işitme duyuları ile bağlantılı olabileceğini varsayarak çeşitli çalışmalar yapmış. Önceki yıl ABD kıyılarına vurarak ölmüş iki balinanın iskeletleri üzerinde tomografi kullanılarak yapılan deneyler, balinaların iskeletlerinin anten görevi gördüğünü gösteriyor.
</p>

<p>
	Araştırmacıların Kaliforniya’daki 2018 Deneysel Biyoloji Konferansı’nda sunduğu sonuçlara göre frekansı 10-200 Hz aralığında olan sesler balinaların iskeletlerinin titreşmesine sebep oluyor ve kulak kemiklerinin iskeletle kaynaşık olması sayesinde bu titreşimler kulaklara aktarılıyor. Böylece balinalar duyabiliyorlar. Balina iskeletlerinin özellikle balinaların aralarında iletişim kurmak için kullandıkları düşük frekanslı seslere karşı hassas olduğu belirtiliyor.
</p>

<p style="text-align: right;">
	<em><a href="https://www.insidescience.org/news/what-rocket-science-explains-about-whale-hearing" rel="external">kaynak</a>, <a href="https://dosits.org/animals/sound-reception/marine-mammals-hear/hearing-in-cetaceans/" rel="external">kaynak 2</a>, <a href="http://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/balinalarin-nasil-duydugu-anlasildi" rel="external">kaynak 3</a></em>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">1892</guid><pubDate>Wed, 02 May 2018 09:00:16 +0000</pubDate></item><item><title>Topra&#x11F;&#x131;n rengi neden hep ayn&#x131;d&#x131;r hi&#xE7; d&#xFC;&#x15F;&#xFC;nd&#xFC;n&#xFC;z m&#xFC;?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1891/</link><description><![CDATA[

<p>
	<span style="font-size:14px;">Toprak farklı bileşenlerden oluşan karmaşık bir yapı. İçinde kayaçların aşınması sonucu açığa çıkan mineraller, ölü organizmaların özellikle bitkilerin parçalanması sonucu oluşan organik maddeler, su, hava ve çeşitli gazlar ve canlı organizmalar bulunuyor. Dolayısıyla toprağın rengi bileşimiyle yakından ilişkili.</span>
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img alt="image.png" class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="254" data-unique="cnrdgskhe" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_05/image.png.2297df69eb5b38bbcdefacdc3efd3791.png">
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Toprağın yapısında farklı mineraller bulunuyor. Örneğin toprakta yaygın olarak bulunan demir minerallerinden götit sarı-kahverengi, hematit ise kırmızı-siyah renkte. Yine toprakta yaygın olarak bulunan minerallerden olan kalsiyum karbonat yani kalsit beyaz renkli, yarı şeffaf bir mineral. Yerkabuğunda en çok bulunan ikinci mineral olan kuvars ise beyaz-gri renkte. Mangan içeren mineraller ise çoğunlukla siyah.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Toprağın kahverengi olmasının temel sebebi ise bileşimindeki organik maddeler. Topraktaki organik maddeler (ölü bitki ve diğer organizma kalıntıları) mikroorganizmalar tarafından parçalanarak daha basit yapıdaki kimyasal maddelere dönüştürülür. Bu maddelerden oluşan karışım humus olarak isimlendirilir. Yüksek oranda karbon içeren humus koyu kahverengidir ve toprağın üst katmanlarında bulunur. Toprağın daha derinlerdeki katmanlarında ise humus miktarı daha azdır ve bu katmanlarda toprağın içinde bulunan minerallerin renkleri daha belirgindir. Dolayısıyla toprağın hangi renkte göründüğü bileşimindeki maddelerin oranıyla yakından ilişkilidir. </span>
</p>

<p style="text-align: right;">
	<span style="font-size:14px;"><em><a href="http://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/toprak-neden-kahverengidir" rel="external">kaynak</a></em></span>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">1891</guid><pubDate>Wed, 02 May 2018 06:08:04 +0000</pubDate></item><item><title>D&#xFC;nyan&#x131;n en keyifli kahvesi ve Asyal&#x131; Civet dostumuz</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1883/</link><description><![CDATA[
<p>
	Kopi luwak veya Civet kahvesi olarak isimlendirilen (Dünya'nın en pahalı ve en yüksek kalitesine sahip kahvelerinden biri) Asya Civet'inin dışkısından elde edilme anlarından birini kameralara yakalanmış <img alt=":)" data-emoticon="1" height="20" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/emoticons/smile.png" srcset="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/emoticons/smile@2x.png 2x" title=":)" width="20"> Civetimizin sindirim sistemi kahve çekirdeklerinin fermente oluşuna sebep olunca, kahvede tadından içilmiyormuş..
</p>

<p>
	 
</p>

<p>
	Görüşleriniz <img alt=":)" data-emoticon="1" height="20" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/emoticons/smile.png" srcset="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/emoticons/smile@2x.png 2x" title=":)" width="20">
</p>

<p>
	<a class="ipsAttachLink ipsAttachLink_image" data-fileid="240" href="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_04/31306964_1614373955278022_6564926377441624064_n.jpg.2e1b8543ef34a58f37e6b21a414e14f4.jpg" rel=""><img alt="31306964_1614373955278022_6564926377441624064_n.jpg" class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="240" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_04/31306964_1614373955278022_6564926377441624064_n.thumb.jpg.c082902f38a5551e63d01dc8895e5a52.jpg"></a>
</p>

<p>
	<a class="ipsAttachLink ipsAttachLink_image" data-fileid="241" href="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_04/31369183_1614373928611358_5230827698997166080_n.jpg.8355d319b2640a6dd4744bde33fbe098.jpg" rel=""><img alt="31369183_1614373928611358_5230827698997166080_n.jpg" class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="241" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_04/31369183_1614373928611358_5230827698997166080_n.jpg.8355d319b2640a6dd4744bde33fbe098.jpg"></a>
</p>

<p>
	<a class="ipsAttachLink ipsAttachLink_image" data-fileid="242" href="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_04/31317762_1614373895278028_6507976799018811392_n.jpg.d1a1f9beb5a1d73854d1ca791696e322.jpg" rel=""><img alt="31317762_1614373895278028_6507976799018811392_n.jpg" class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="242" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_04/31317762_1614373895278028_6507976799018811392_n.jpg.d1a1f9beb5a1d73854d1ca791696e322.jpg"></a>
</p>

<p>
	<a class="ipsAttachLink ipsAttachLink_image" data-fileid="243" href="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_04/31250605_1614373868611364_1614162900132298752_n.jpg.aa4ee0207cb09ad6122de826c70ed80a.jpg" rel=""><img alt="31250605_1614373868611364_1614162900132298752_n.jpg" class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="243" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_04/31250605_1614373868611364_1614162900132298752_n.thumb.jpg.5a2ebdec90e36ddc9de2563d50cc482b.jpg"></a>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1883</guid><pubDate>Mon, 30 Apr 2018 06:48:11 +0000</pubDate></item><item><title>Herhangi bir lense gerek duymayan bir kamera t&#xFC;r&#xFC; geli&#x15F;tirildi.</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1616/</link><description><![CDATA[

<p>
	Bilim insanları, herhangi bir lense gerek duymayan bir kamera türü geliştirdiler. Kavisli camı, aynı işi sayısal olarak yapan bir şeyle değiştirdiler: bir ultra ince optik aşamalı diziyle.
</p>

<p>
	Araştırmacılar, bulguların çok sayıdaki düz yüzeyi görüntü toplayıcısına dönüştürmesini umuyor.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img alt="Phased array imaging animation" src="http://www.sciencealert.com/images/2017-06/Phased_array_imaging_animation.gif">
</p>

<p>
	Kameralar, mükemmel selfi veya Instagram fotoğrafını yakalamak için lens kullanıyorlar. Sayısal kameralarda lensler ışığı sayısal bir algılayıcıya odaklamak için kullanılıyor. Optik aşamalı dizi, ışık yakalandığı zaman ona anlık bir gecikme ekleyen bir grup ışık alıcısına sahip. Bu durum, kameranın odak değiştirmesine ve elektronik üç kağıtçılıktan başka bir şey kullanmadan farklı yönlere bakmasına olanak sağlıyor.
</p>

<div class="ipsEmbeddedVideo" contenteditable="false">
	<div>
		<iframe allow="autoplay; encrypted-media" allowfullscreen="true" frameborder="0" height="270" src="https://www.youtube.com/embed/0qR7SU87So0?feature=oembed" width="480"></iframe>
	</div>
</div>

<p style="text-align: right;">
	<a href="http://www.sciencealert.com/this-camera-technology-doesn-t-have-a-lens-at-all-and-it-s-amazing" style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#f05e28; font-size:11.2px; padding:0px; text-align:right; vertical-align:baseline" rel="external">kaynak</a><span style="background-color:#ffffff; color:#5a5a5a; font-size:11.2px; text-align:right">,<span> </span></span><a href="https://www.osapublishing.org/abstract.cfm?uri=cleo_qels-2017-JW2A.9&amp;origin=search" style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#f05e28; font-size:11.2px; padding:0px; text-align:right; vertical-align:baseline" rel="external">kaynak 2</a>
</p>

<p style="text-align: center;">
	 
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">1616</guid><pubDate>Tue, 03 Apr 2018 14:06:34 +0000</pubDate></item><item><title>Batarya sorununuz mu var? Pilsiz mobil cihazlar geliyor!</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1610/</link><description><![CDATA[

<p>
	Bu pilsiz cep telefonu, çevredeki radyo sinyallerinden güç toplayarak çalışıyor
</p>

<p>
	Eğer günümüzün akıllı telefonlarında ve taşınabilir cihazlarında genel olarak bir darboğaz varsa, o da pil ömrüdür; veya daha doğrusu, bundan yoksun olmalarıdır. Fakat ABD’deki araştırmacılardan gelen yeni bir yenilik, o üzgün görünümlü küçük kırmızı pil simgesine sürekli bakmanın son bulması anlamına gelebilir.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="55" data-unique="v3udch22h" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_04/image.png.49013987256a1e4b2afa55da16ed90fd.png" alt="image.png">
</p>

<p>
	Bilim insanları, çalışması için ihtiyaç duyduğu bütün gücü, ortamdaki radyo sinyalleri ve ışıklardan toplayan, pilsiz çalışan ve çoğu elektronik dükkanında bulunan standart bileşenleri kullanarak sesli aramalar yapabilen bir cep telefonu geliştirdiler.
</p>

<p>
	Araştırmacılardan biri olan Washington Üniversitesi’nden Shyam Gollakota şöyle söylüyor: “Neredeyse hiç güç tüketmeden çalışan ilk telefon olduğuna inandığımız bir şey yaptık. Çevreden enerji toplayarak bir telefonu çalıştırmak için ihtiyaç duyduğunuz çok ama çok düşük güç tüketimine ulaşmak için, temel olarak bu cihazların nasıl tasarlandığını yeniden düşünmek zorunda kaldık.”
</p>

<p style="text-align: right;">
	<a href="http://www.sciencealert.com/this-battery-free-cellphone-works-by-harvesting-power-from-ambient-radio-signals" style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#f05e28; font-size:11.2px; padding:0px; text-align:right; vertical-align:baseline" rel="external">kaynak</a><span style="background-color:#ffffff; color:#5a5a5a; font-size:11.2px; text-align:right">,<span> </span></span><a href="http://dl.acm.org/citation.cfm?doid=3120957.3090090" style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#f05e28; font-size:11.2px; padding:0px; text-align:right; vertical-align:baseline" rel="external">kaynak 2</a><span style="background-color:#ffffff; color:#5a5a5a; font-size:11.2px; text-align:right">,<span> </span></span><a href="https://www.facebook.com/PopularScienceTurkiye/photos/a.421656477846446.103028.421601431185284/1591779000834182/?type=3" style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#f05e28; font-size:11.2px; padding:0px; text-align:right; vertical-align:baseline" rel="external">kaynak 3</a>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">1610</guid><pubDate>Tue, 03 Apr 2018 14:01:41 +0000</pubDate></item><item><title>Mikrodalga f&#x131;r&#x131;n&#x131;n&#x131;z radyasyonu ne kadar iyi yal&#x131;t&#x131;yor hi&#xE7; merak ettiniz mi?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1586/</link><description><![CDATA[

<p>
	Bunu evde deneyin. Pek çoğumuzun bir mikrodalga fırını vardır; bilirsiniz, yiyecekleri ısıtmak için onları mikrodalga radyasyonuyla patlatan şu yüksek teknolojili kutu. Fakat onların elektromanyetik radyasyonu tam olarak ne kadar iyi yalıttığını hiç merak ettiniz mi? Bunu bulmak için, gerçekten basit bir yöntem var.
</p>

<p>
	Başlamadan önce, mikrodalga radyasyonunun iyonlaştırmadığını bilmeniz önemlidir, yani, zararlı mor ötesi radyasyonun yaptığı şekilde DNA’nızı değiştiremez veya etkileyemez.
</p>

<p>
	Size zarar verebilmesinin tek yolu, kendinizi bir şekilde mikrodalganın içine sokmanız ve dokunuzu doğal olmayan bir sıcaklığa kadar ısıtmanızdır. Fakat şunu söyleyelim, mikrodalga radyasyonunun size zarar vermesinden ziyade, erimiş bir yiyeceğin ağzınızı yakması daha muhtemeldir.
</p>

<p>
	O yüzden burada sızdıran bir mikrodalgadan bahsettiğimizde, elektromanyetik dalgaların havalı bir şekilde yolculuk ettiğini ve bunun engellenebileceğini açıklamak istiyoruz. Bu, endişelenmeniz gereken bir durum değil.
</p>

<p>
	Şimdi bunu bir kenara itelim ve deneye geçelim. Yapmanız gereken bütün şey, cep telefonunuzu (açılmamış) mikrodalganızın içine koymak ve ardından mikrodalganızın gerçekte ne kadar güvenli olduğunu anlamak için onu aramak.
</p>

<p>
	Bir mikrodalga fırını, aslında elektromanyetik dalgaları “süzen” metal bir kutu olan bir Faraday kafesi gibi çalışır.
</p>

<p>
	Bu yüzden elektromanyetik radyasyon bir Faraday kafesinin dışına veya mikrodalga kapağındaki metal ızgaraya çarptığında, metaldeki elektronların hareket etmesine ve radyasyona tamamen engel olup etkisini sıfıra indiren elektromanyetik bir alan oluşturmasına yol açar. Bir nevi, gürültü engelleyen kulaklıkların, zıt dalgaboylarında ses çalarak gürültüyü engellediği gibi.
</p>

<p>
	Bunu aklınızda tutarak, mikrodalgaların herhangi bir elektromanyetik sinyali içeri sokmayacağını ve radyasyonu dışarı göndermeyeceğini beklersiniz; tabii bir yerde bir sızıntı olmadığı müddetçe.
</p>

<p>
	Fakat birkaç farklı mikrodalgada bunu denedikten sonra, durumun bu olmadığını görüyoruz.
</p>

<p>
	Peki neler oluyor? Bunu anlamak için, radyo dalga frekanslarını ölçen bir cihaz tutuyoruz ve bunun göründüğü kadar basit olmadığını anlıyoruz; telefonunuzun aldığı sinyaller, aslında mikrodalgadan daha uzun dalga boylarına sahip, bu yüzden sırf biri içeri girdi diye, diğeri çıkacak anlamına gelmiyor.
</p>

<p>
	Boyut olarak çok daha yakın bir sinyal var mı? Var, Wi-fi.
</p>

<p>
	Bu yüzden, yemek artıklarını ısıttığınız her seferde, internetiniz kesilebilir.
</p>

<p>
	Ah, bir de sorumluluk reddimiz var; telefonunuz mikrodalgadayken, mikrodalgayı açmayın. Tekrar ediyoruz: mikrodalgayı açmayın.
</p>

<p>
	Tabii böyle bir şey olmasını istemiyorsanız.
</p>

<div class="ipsEmbeddedVideo" contenteditable="false">
	<div>
		<iframe allow="autoplay; encrypted-media" allowfullscreen="true" frameborder="0" height="344" src="https://www.youtube.com/embed/W5vOHwRZjXE?feature=oembed" width="459"></iframe>
	</div>
</div>

<p style="text-align: right;">
	<a href="https://goo.gl/sVhUAG" style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#f05e28; font-size:11.2px; padding:0px; text-align:right; vertical-align:baseline" rel="external">kaynak 1</a><span style="background-color:#ffffff; color:#5a5a5a; font-size:11.2px; text-align:right"><span> </span>,<span> </span></span><a href="https://goo.gl/acLqCY" style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#f05e28; font-size:11.2px; padding:0px; text-align:right; vertical-align:baseline" rel="external">kaynak 2</a><span style="background-color:#ffffff; color:#5a5a5a; font-size:11.2px; text-align:right"><span> </span>,<span> </span></span><a href="https://goo.gl/D6C167" style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#f05e28; font-size:11.2px; padding:0px; text-align:right; vertical-align:baseline" rel="external">kaynak 3</a><span style="background-color:#ffffff; color:#5a5a5a; font-size:11.2px; text-align:right"><span> </span>,<span> </span></span><a href="https://goo.gl/dZKEWt" style="background-color:#ffffff; border:0px; color:#f05e28; font-size:11.2px; padding:0px; text-align:right; vertical-align:baseline" rel="external">kaynak 4</a>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">1586</guid><pubDate>Mon, 02 Apr 2018 11:43:10 +0000</pubDate></item><item><title>Epigenetik!</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1505/</link><description><![CDATA[
<p>
	Genotipe yansımayan ancak fenotip karakterlerinde dış etkiler sonucu oluşan değişimler: Epigenetik!
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img alt="Genotipe yansımayan ancak fenotip karakterlerinde dış etkiler sonucu oluşan değişimler - Epigenetik" class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="27" data-unique="ehjqi7ftq" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_03/5ab6566a38ea0_Genotipeyansmayanancakfenotipkarakterlerindedetkilersonucuoluandeiimler-Epigenetik.jpg.14208d5f1bf082d6f978b3f1ffc9ac4e.jpg" style="width: 734px; height: auto;">
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1505</guid><pubDate>Sat, 24 Mar 2018 13:45:24 +0000</pubDate></item><item><title>Tilkisine vegan diyet uygulayan Sonia Sae hakk&#x131;nda &#xF6;nemli bir bilgi</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1333/</link><description><![CDATA[
<p>
	Geçen hafta yalan bir haber dünyada çapında yayıldı ve Türkiye de, hatta bizim grubumuz da bundan payını aldı. Habere göre aktivist bir vegan olan Sonia Sae, evinde beslediği tilkisine vegan bir diyet uyguluyordu ve tilkisi bu yüzden aşırı zayıf ve sağlıksız hale gelmişti. Oysa bu tamamen bir iftiraydı ve Sonia Sae'nin cevap olarak hazırladığı bu (ekteki) videoda işin aslı tek tek anlatılıyor. Videonun tamamını izlemek istemiyorsanız, 07:30'uncu saniyeden tilkinin son haline bakabilirsiniz. Hani "sağlıklı ve mutlu" ifadesine örnek göster deseler, ben bunu rahatlıkla gösterirdim. :)
</p>

<p>
	Sonia Sae, böyle bir yalan haberin ardından dünya çapında hakaretlere ve tehditlere maruz kaldı. Ama saldırılan sadece o olmadı, bu uydurma habere dayanarak, tüm veganlara hakaretler edildi. Haberi Boredpanda sitesinden alıp Türkçeye çeviren Onedio'nun sayfasındaki yorumlar, ağza alınmayacak küfürlerle dolu. Mesela evrime gönderme yapan bir yorum şöyle: "ya bu veganlar doğal seleksiyon sonucu ölse de başkalarına zarar vermeseler bari".
</p>

<p>
	Bu örnekte olduğu gibi, veganlara yönelik tüm bu haksız saldırıların temelinde vegan olmayanların duyduğu vicdan azabı olduğunu düşünüyorum. Bizim gibi kanlı canlı bir hayvanı öldürüp yemek, aslında hiç hoşumuza gitmiyor. O lezzetli yemeği çiğnerken aklımıza bu geldiğinde, tadı bir anda değişiveriyor. Bunun yaşamak için yapmaya mecbur olduğumuz bir şey olduğunu düşünmek, vicdanımızı rahatlatıyor; ama veganların varlığı buna engel oluyor. Çünkü başka bir alternatif daha olduğunda, et yemek artık bir seçim oluyor. Bu durumda vegan olmayanlardan çok az bir kısmı (benim gibi) veganların esasında haklı olduklarını itiraf edip, ileride vegan olabileceğini düşünerek bu vicdan azabıyla başa çıkıyor. Vegan olmayanların çok büyük bir bölümü, bu konu üzerine hiç düşünmeyerek, konuşmayarak, izlemeyerek, okumayarak vicdanlarını koruma altına alıyorlar. Bu olayda karşımıza çıkan bir grup ise, veganlara saldırmayı ve aslında onların "psikolojik sorunlu, düşük zekalı, vs" olduklarını iddia ederek, onlara hakaretler ederek, hiç de ahlaki olmayan bir yola sapıyorlar (ki sayıları hiç de az değil).
</p>

<p>
	Ben bir vegan değilim ve eski insanların hayvanları evcilleştirilmesi hakkında şöyle düşünüyorum: Bir hayvanı bakım ve koruma altına alıp (yani aç kalmamasını sağlayıp avcıların onu avlamasına engel olup) bir de onun üremesine yardımcı oldukları için, sanayi devrimi öncesinde insanların hayvanları besliyor ve sonra da onları yiyor olmaları, iyi bir şey olmasa bile, o kadar da kötü bir şey gibi durmuyor. Ancak günümüzde hayvancılık öyle bir hale gelmiş durumda ki; savunulacak, hoş görülecek hiçbir yanı yok. Hangi kelime daha iyi tanımlar bilemiyorum: "Sömürü", "katliam", "vahşet"... Buradaki durum o kadar rahatsız edici ki, vicdanlı ve dünyanın geleceği üzerine düşünen insanlar bu konuya mutlaka takılıyorlar. Yuval Noah Harari'nin Sapiens kitabını okuduysanız örneğin, bu konuya önemlice bir yer ayırdığını hatırlıyorsunuzdur.
</p>

<p>
	Gelecekteki ideal bir dünyada, gezegendeki tüm bilinçli canlılar ve onların besledikleri, onlarla yaşayan (evcil) canlılar, hiçbir canlı öldürülmeden hazırlanmış besinleri tüketiyor olacaklar (Birçok vicdanlı insan gibi benim de hayalim bu). Eğer bu ideal dünya bir gün gerçek olacaksa, bu, günümüz veganları sayesinde, onların oluşturdukları bilinç ve ön ayak oldukları yaşam tarzı sayesinde olacak.
</p>

<div class="ipsEmbeddedVideo">
	<div>
		<iframe allowfullscreen="true" frameborder="0" height="270" src="https://www.youtube.com/embed/yOqKUFtk3iA?feature=oembed" width="480"></iframe>
	</div>
</div>

<p>
	 
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1333</guid><pubDate>Mon, 19 Mar 2018 05:48:14 +0000</pubDate></item></channel></rss>
