<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0"><channel><title>Ekoloji Yeni Konu</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/forum/12/</link><description>Ekoloji Yeni Konu</description><language>tr</language><item><title>Populasyon, Kommunite, S&#xFC;ksesyon ve Ekosistem nedir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2110/</link><description><![CDATA[
<p>
	Çevremizde gelişen olaylardan olumlu ve olumsuz etkilenen varlık olarak bizlerin, bu olayları değerlendirebilmek için çevremizi bir bütün olarak bilmemiz gerekir. Ekoloji biliminin son yıllarda benimsediği bir basamaklandırma sistemini burada vermek yararlı olacaktır. Ünitenin başından bu yana canlı bireyleri etkileyen biotik ve abiotik faktörler tanıtılmaya çalışıldı. Oysa canlılar yaşamlarını canlı ve cansız çevre ile bir bütün olarak sürdürürler. İlk bakışta gereksiz gibi görünen canlılar bile bu bütün içinde bir yere ve role sahiptirler. Bu bütünlüğü değerlendirebilmek için populasyon, kommunite ve ekosistemtanımlarının bilinmesi yararlı olur.
</p>

<p>
	<strong>Populasyon</strong>
</p>

<p>
	Belli bir bölgede, belli bir zaman diliminde yaşayan ve aralarında gen alış verişi olan bireyler topluluğuna populasyon adı verilir. Belli bir coğrafik sınır içinde yaşayan, aralarında gen alışverişi olan ve verimli döller oluşturan populasyonlar ise tür olarak değerlendirilirler. Bir türün populasyonları birbirinden fiziksel olarak belirlenen sınırlarla ayrılmışlardır. Örneğin iki farklı gölde yaşayan sazan balığı topluluğu farklı sazan populasyonları olarak değerlendirilir.
</p>

<p>
	Populasyon içindeki bireylerin dağılışı, yoğunluğu, biyokütlesi, yaş dağılımı, eşeylerin oranının bilinmesi önem taşır.<br>
	Örneğin ele aldığımız populasyondaki yaş dağılımı bize onun gelecekteki durumu hakkında bilgi verir. Günümüzdeki çeşitli devletlerdeki bireylerin yaş dağılımı ile örneğimizi somutlaştırabiliriz. Gelişen populasyonlarda, üretken öncesi yaş grubundaki bireylerin sayısı üretken ve yaşlı bireylerden fazladır. Yaş dağılımı dengeli olanlarda nüfus sabit kalırken, gerileyen populasyonlarda üretken öncesi yaş dönemindeki bireyler diğerlerinden daha azdır. Bu durumda zaman içinde nüfusun azalması beklenir. Aynı izleme yöntemi ekonomik önem taşıyan herhangi bir populasyona uygulanarak ilerideki yıllara yönelik bir planlama yapmak mümkün olabilir.
</p>

<p>
	Populasyonda mevsim gibi periyotlara bağlı olarak değişimin gözlenmesi de hem doğal denge hem de ekonomik açıdan önem taşır.
</p>

<p>
	<strong>Kommunite</strong>
</p>

<p>
	Kommunite, belli çevresel koşullara sahip bir ortamda yaşayan bitkisel ve hayvansal populasyonların meydana getirdiği topluluk olarak tanımlanır. Kommuniteyi bitkisel, hayvansal ya da her ikisine ait populasyonlar oluşturabilir. Bulundukları ortama göre kommuniteleri karasal, denizsel ve tatlısu olmak üzere üç büyük başlık altında toplamak mümkündür.<br>
	Bu birim içindeki tür çeşitliliği, belli bir alanda bulunuş şekilleri, bulunuş sıklıkları, canlılık durumları, belli bir kommuniteye ait olup olmayışları kommunitelerin özelliklerinin belirlenmesinde kullanılan yöntemlerdir.
</p>

<p>
	<strong>a) Besin Zinciri ve Besin Ağı</strong>
</p>

<p>
	Besin ve beslenme ilişkileri kommunitede önemli bir yere sahiptir. Daha önce de tanımlandığı gibi bitkiler ototrof olmaları nedeni ile bulundukları ortamda primer üretici durumundadırlar. Çok basit anlamda düşünürsek bir kommunitede primer üreticiler besin zincirinin ilk halkasını oluştururlar. İkinci halka ise onları tüketerek enerji gereksinimlerini sağlayan otobur hayvanlardır. Etobur hayvanlar otoburları yiyerek zincirin üçüncü halkasını meydana getirir. Bunları yiyenler dördüncü halkada yer alırlar. Son halkada ise bakteri ve mantarlar yer alır ki, her türlü artığın ayrıştırılmasında rol oynarlar.
</p>

<p>
	Bu zincir basitçe enerji akışını açıklamakla birlikte hayvan türlerinin çok değişik yapıdaki besin türlerini kullanmaları nedeni ile besin ilişkilerini tanımlamada yeterli olamamıştır. Birçok hayvan türü yaşamlarının değişik evrelerinde farklı besinler alırlar. Basit bir zincir bu karmaşık besin ilişkisini tanımlamada yetersiz kalır. Besin ağı kavramı da bu ihtiyaçtan doğmuştur. Besin ağının içinde zaman zaman kesişen birçok zincir bulunur. Kutup bölgelerinde olduğu gibi besin ağı bazen karasal ve sucul ortamlarda yaşayan organizmalar arasında bile kurulabilir.
</p>

<p>
	<strong>b) Süksesyon (Sıralı Değişim)</strong>
</p>

<p>
	Belli bir bölgedeki türlerin zaman içinde birbirini izleyerek ortaya çıkışına süksesyon adı verilmektedir. Dersin konusu ile ilişkili olduğu için şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Çıplak bir kaya yüzeyinde birçok bitki ve hayvanın gelişip yaşaması imkansızdır. Buraya önce çok özel ekolojik koşullara uyum gösterebilen likenler yerleşir ve metabolik faaliyetleri sırasında ürettikleri liken asitlerinin yardımı ile kayanın milimetreler boyutunda parçalanmasına yol açarlar. Oluşan bu toprak taba-kası üzerinde karayosunlarının yerleşip gelişmesi mümkün olur. Karayosunlarının arasında bazı küçük böceklerin de yuva yaptığı görülür, ölü artıklarla birlikte kalınlaşan toprak tabakası bazı otsu bitkilerin gelişmesine, onların arasında ve topraktaki bazı hayvanların gelişimine olanak sağlar. Daha sonraki aşamalarda çalımsı ve odunsu türlerin yerleşmesi ile süksesyon en üst kademeye, klimaksa ulaşmış olur. Bitkilerin sıralı değişimine bağlı olarak ortamda yerleşen hayvan türleri de değişip çeşitlenir.
</p>

<p>
	Süksesyon olayı çok yavaş ilerlemekte ve birçok faktör tarafından olumsuz yönde etkilenmektedir. Çevremizde gördüğümüz bitki örtüsü ve doğal ormanların oluşumu binyıllarla ifade edilen basamakların sonucudur. Bu durumda insanların olumsuz etkisi çok uzun bir zamanın geri alınmasını anımsatan sonuçları doğurur. Orman yangınları bunun en üzücü örneklerinin başındadır. Akdeniz ikliminin hakim olduğu bölgelerde keçilerin ağaçların boylanmasını engelleyip doğal süksesyonu engellemesi de bir başka olumsuz örnektir.
</p>

<p>
	<strong>Ekosistem</strong>
</p>

<p>
	Ekosistem terimi, belli bir bölgede yaşayan canlılar ve cansız çevrenin oluşturduğu bir bütünü ifade eder. Bu bütünün içindeki canlılar birbirleri ve cansız çevre ile devamlı bir ilişki halindedir. Ekosistemin canlı birimi kommunitelerdir. Cansız kısmını ise iklimsel, edafik faktörler ile kimyasal maddeler oluşturur. Örneğin, akarsu, göl, orman, step ekosistemlerinde canlılar ve cansız çevre karşılıklı iletişim içindeki birer birimdir.
</p>

<p>
	Ekosistemdeki canlı ve cansız çevre arasında hiç durmaksızın süren bir madde ve enerji akışı görülür. Canlıların yaşamı için temel anlamda ihtiyaç duyulan karbon, azot, fosfor, oksijen, kükürt, kalsiyum, magnezyum, potasyum, klor gibi maddelerin canlı bünyesi ve cansız ortamda tamamladıkları döngünün doğal dengesinin bozulmaması tüm canlılar için büyük önem taşır.
</p>

<p>
	Bilindiği gibi uygarlığın ilerlemesi ile birlikte insan doğaya çeşitli kaynaklardan ürettiği birçok yapay madde atmıştır. Bu bileşiklerin bir kısmı mikroorganizmaların etkisi ile zararsız forma dönüştürülmektedir. Ancak bazı bileşiklerin zararsız forma dönüştürülebilmesi imkansızdır. Bu durumda besin zincirinin halkalarındaki canlılarda bu maddeler birikmekte, kısa ve uzun vadede canlı bünyesinde hasarlara yol açmaktadır.
</p>

<p>
	Sadece kimyasal maddelerin değil, yaşam için temel nitelikteki suyun döngüsünün de sağlıklı olarak sürdürülmesi doğal denge için büyük önem taşımaktadır.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">2110</guid><pubDate>Tue, 07 Aug 2018 13:27:55 +0000</pubDate></item><item><title>Karbon ayak izi (Carbon footprint) nedir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/2088/</link><description><![CDATA[

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Salınan sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsüdür.</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">İki ana parçadan oluşur: Birincil (Doğrudan) ayak izi ve İkincil (Dolaylı) ayak izi.</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:#000000;">Birincil ayak izi;</span></strong><span style="color:#000000;"> evsel enerji tüketimi ve ulaşım (araba, uçak vb) gibi fosil yakıtların yanmasından ortaya çıkan doğrudan CO2 emisyonlarının ölçüsüdür.</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:#000000;">İkincil ayak izi;</span></strong><span style="color:#000000;"> kullandığımız ürünlerin tüm yaşam döngüsünden, yani, bu ürünlerin imalatı ve en sonunda bozulmalarıyla ilgili olan dolaylı CO2 emisyonlarının ölçüsüdür.</span></span>
</p>

<p>
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="310" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_07/carbonProduction.gif.jpg.f738deb92c455b79858580752443f858.jpg" alt="carbonProduction.gif.jpg.f738deb92c455b79858580752443f858.jpg">
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Ortalama bir kişinin, karbon ayak izini oluşturan etmenlerin oransal grafiği</span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;"> </span></span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><b><span style="color:#000000;">Peki, karbon ayak izimizi azaltmak için neler yapabiliriz?</span></b></span>
</p>

<ol>
	<li style="color:#000000;">
		<span style="font-size:14px;"><b>Tatillere </b>uçakla gitmeyin.</span>
	</li>
	<li style="color:#000000;">
		<span style="font-size:14px;"><b>Elektrik </b>için yenilenebilir enerji kullanın.</span>
	</li>
	<li style="color:#000000;">
		<span style="font-size:14px;"><b>Doğal Gaz</b>, ısınma için güneş enerjisi kullanın; böylece doğal gaz faturanızı yılda % 70 azaltabilirsiniz.</span>
	</li>
	<li style="color:#000000;">
		<span style="font-size:14px;"><b>Seyahat</b>lerinizde mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarını kullanın. Yerel otobüs hizmetlerinizi öğrenin ve kullanın.</span>
	</li>
	<li style="color:#000000;">
		<span style="font-size:14px;"><b>Araba</b>nızı<b> </b>yolculuk ayak izinizi azaltmak için paylaşın.</span>
	</li>
</ol>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;"> </span><strong><a href="http://www.karbonayakizi.com/whatiscarboonfootprint.html" rel="external">Kaynak1</a></strong></span>
</p>

<p>
	 
</p>

<p>
	Ayrıca yapılma<span style="font-size:14px;">sı önerilen birkaç tane daha husus bulunmakta.</span>
</p>

<ol>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Çöpleri ayrıştırın ve yeniden kullanın.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Kağıt (ve kağıt ürünleri), teneke, plastik torba ve cam şişe gibi şeyleri geri kazanım kutularına atabilir ya da geri dönüşüm yapan kurumlarla bağlantıya geçerek aldırabilirsiniz.</span></span>
	</li>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Pilleri çevreye ya da çöpe atmayın.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Atık pillerin içerisindeki çeşitli kimyasal maddeler çöp depolama alanlarında yeraltı sularına ve toprağa karışarak kirlilik yaratabilir. Atık pilleri biriktirilerek, süpermarketlerde, okullarda, muhtarlıklarda, belediyelerin belirlediği toplama merkezlerinde bulunan atık pil kutularına atabilirsiniz.</span></span>
	</li>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Vejeteryan olun ya da daha az et yiyin.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Herkes %100 vejeteryan olmak için hazır olmasa da, daha az et yemenin karbon ayak izini azaltmanın en hızlı yollarından biri olduğu bir gerçek. Ayrıca hayvan endüstrisi çoğundaki şartlardan dolayı da sağlıksız gıdalar çıkıyor. Haftanın en azından iki gününü sadece vejeteryan beslenmeye ayırarak işe başlayabilirsiniz.</span></span>
	</li>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Mevsimsel ve yerel meyve ve sebzeleri seçin.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Kışın çilek ya da domates yemek çok cazip bir fikir gibi gelse de, bu gıdalar gezegenin diğer ucundan geldiği ya da çok fazla enerji tüketen seralarda yetiştiği için sürdürülebilir olmaktan çok uzak. Bu yüzden yaşadığınız yerde yetişen sebze ve meyveyi, yetiştiği mevsimde tüketin.</span></span>
	</li>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Bisikletinizi tozlandığı yerden çıkarın.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Türkiye'de bisiklet yolları yok denecek kadar az olduğu için uygulaması zor bir karar olsa da, en azından kısa mesafelerde araba yerine bisikleti tercih edin. Eğer bisikletiniz yoksa, kısa mesafelerde yürüyüş de yapabilirsiniz.</span></span>
	</li>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Toplu taşımayı tercih edin.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Daha fazla insanın toplu taşımayı tercih etmesi hem trafiği azaltır ve gideceğiniz yere daha rahat gitmenizi sağlar. Karbon salınımını da ciddi şekilde düşürür. Ayrıca, trafiğe çıkan her bir araç daha fazla petrol, daha fazla karbon salımı ve daha fazla trafik anlamına geliyor.</span></span>
	</li>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Ağaç dikin ve çevrenize de hediye edin.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Kendi apartmanınız ya da evinizin bahçesine ağaç dikebileceğiniz gibi ormanlarda belirlenen alanlara da ağaç dikebilir, bu konuda çalışan organizasyonlarla iletişime geçebilirsiniz.</span></span>
	</li>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Evinizin enerji verimliliğini artırın.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Ampullerinizi enerji tasarruflu olanlarla değiştirmek ciddi enerji tasarrufu yapmanızı sağlayacaktır. Kullanmadığınız zaman televizyon ve bilgisayarınızı kapatmak da evinizin enerji tüketimini azaltır. Eviniz kombi ile ısınıyorsa geceleri kapatabilir ya da derecesini azaltabilirsiniz.</span></span>
	</li>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Bu yıl elektronik cihazlar alırken tekrar düşünün.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Yeni bir cep telefonu, dizüstü bilgisayar ya da televizyon almadan önce bir kez daha düşünün. Bunlara gerçekten ihtiyacınız var mı? Elektronik tüketimimiz rekor seviyelere ulaşmış durumda. Bu yıl kendinize yeni elektronik cihaz almama sözü verin. Eğer kullandığınız cihaz bozulduysa ve yenisini almak zorundaysanız eskisini bir elektronik atık geri dönüşüm tesisine gönderebilirsiniz.</span></span>
	</li>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Doğada daha çok vakit geçirin.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Her hafta bir kez de olsa dışarıda yürüyüş yapma alışkanlığı edinin. Evlerimiz ve arabalarımızda vakit geçirmeye o kadar alıştık ki, pek çok insan artık doğanın neye benzediğini bile unutmuş durumda.</span></span>
	</li>
	<li>
		<span style="font-size:14px;"><strong><span style="color:rgb(51,51,51);">Plastik kullanımınızı azaltın.</span></strong><span style="color:rgb(14,15,14);"> Naylon torbalar yerine bez torba kullanmayı tercih etmek hem daha şık bir görüntü oluşturacak hem de doğaya bıraktığınız atık miktarını azaltacaktır. Ayrıca pet su şişelerini tekrar kullanabilir ya da kendi mataranızı taşıyabilirsiniz. (Ayrıca pet şişedeki suların, sağlık açısından uygun olmadığı konusunda pek çok araştırma bulunmaktadır.)</span></span>
	</li>
</ol>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><a href="http://www.greenpeace.org/turkey/tr/news/daha-yesil-bir-yil-icin-12-oneri-120111/" rel="external">Kaynak2</a></span>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">2088</guid><pubDate>Mon, 16 Jul 2018 14:02:13 +0000</pubDate></item><item><title>Yapay Madde D&#xF6;ng&#xFC;s&#xFC;</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1921/</link><description><![CDATA[
<p>
	Doğal olarak bulunmayan, ancak insanlar tarafından yapay olarak üretilerek çeşitli amaçlar için kullanılan ve doğa için kirletici olan maddelerin biyojeokimyasal döngüsüne yapay madde döngüsü adı verilir. Birçok yapay madde doğal veya biyolojik yolla seyreltilerek veya fiziksel ve kimyasal değişime uğratılarak canlılara zarar vermeyecek duruma gelir. Ancak bazı maddelerin zararlı özellikleri değişime uğramaz, besin zinciri ile taşınarak canlıların dokularında birikerek zarar verecek düzeye gelir, buna biyolojik birikim adı verilir. Örneğin ağır metaller (kurşun, çinko vb.), DDT, PCB sentetik organik kimyasal maddeler besin zincirine girerek organizmalarda hastalık etmeni olacak şekilde birikirler.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1921</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:36:09 +0000</pubDate></item><item><title>Fosfor D&#xF6;ng&#xFC;s&#xFC;</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1920/</link><description><![CDATA[
<p>
	Fosfor, protoplazmanın gerekli ve önemli bir birimidir. Fosfor biyolojik sistemlerde genetik bilginin iletilmesi, DNA ve RNA makromoleküllerinin yapısına girmesi ve tüm enerji taşınımı, enerji bağlamada rol alması bakımından önemlidir. Fosforun ana kaynağı fosfat içeren kayalardır. Erozyon ve ayrışma sonucu bitkilere inorganik fosfat erimiş koşullarda ulaşır. Bu şekilde oluşan fosfatın belli bir oranı denize akar. Denizden karasal sisteme akış yapacak oranı ise çok az olup, bu dönüşte insanlar tarafından yapılan balıkçılık ve bazı kuşlar ile gerçekleşmektedir. Fakat insan faaliyetleri sonucu sularla denizlere taşınımı artmış, karaya dönüş ise yavaşlamıştır. Bitkilerce tespit edilen fosfor besin zinciri ile diğer organizmalara geçer. Ölü organik maddelerin artıkları ve kemikler ile karmaşık organik bileşikler, fosfatı parçalayıcı bakterilerce indirgenir ve böylece fosfatlar erimiş duruma geçer. Bunlardan bir kısmı akıp gider, bir kısmı ise biyolojik sisteme geri döner.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1920</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:35:42 +0000</pubDate></item><item><title>Ekolojik Azot D&#xF6;ng&#xFC;s&#xFC;</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1919/</link><description><![CDATA[
<p>
	Azot atmosferin ana kütlesini oluşturur. Bütün canlılar için çok önemli bir madde olan azot, tüm proteinler ve nükleoproteinlerin temelini oluşturur. Ancak azot hayvanlar ya da yüksek bitkilerce atmosferden doğrudan alınmaz. Atmosferdeki azot bazı bakteri ve mavi-yeşil alglerce bağlandıktan sonra bitkiler tarafından alınır. Atmosferdeki elektrik akımları da bir miktar azotu bağlar ve bu azot yağmur suyu ile toprağa düşer. Herbivor hayvanlar azot gereksinimlerini bitkilerden, karnivorlar ise herbivorlardan sağlarlar. Ölü hayvanların ve bitkilerin vücutlarında bağlı kalan azot toprak ve suda bulunan ayrıştırıcılar ile inorganik şekle dönüştürülür. Bu inorganik azot tekrar yüksek bitkilere geçip organik sisteme girerek döngüyü tamamlar.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1919</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:24:26 +0000</pubDate></item><item><title>Ekolojik Oksijen D&#xF6;ng&#xFC;s&#xFC;</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1918/</link><description><![CDATA[
<p>
	Oksijenin kaynağı, atmosfer ve litosferdir. Ayrıca ozon tabakasında da suyun fotolizi ile de bir miktar O2 üretilmektedir. Oksijen, solunum ve organik maddelerin oksidasyonu için gereklidir. Solunum, organizmaların vücudundaki çeşitli biyolojik olaylarda kullanılmak üzere birikmiş enerjiyi açığa çıkarması bakımından çok önemlidir. Bitkiler gündüz oksijen sağlar ve bu gaz tüm organizmalarca solunum için kullanılır. Fotosentez sırasında karbonun organik bileşiklere bağlanmasıyla oksijen serbest kalır. Böylece fotosentez doğadaki oksijen ve karbon dioksit dengesini düzenler. Sucul ortamda ise O2 kaynağı fotosentez ve suda erimiş olarak bulunan oksijendir. Oksijen yetersizliği bitki yaşamı üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Hayvan ve bitkilerin solunumu ile odun, kömür, petrol gibi yakıtların yanması esnasında ve organik maddelerin oksidasyonu için O2 gereklidir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1918</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:24:00 +0000</pubDate></item><item><title>Ekolojik Karbon D&#xF6;ng&#xFC;s&#xFC;</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1917/</link><description><![CDATA[
<p>
	Karbonun yeryüzünde doğal kaynağı atmosfer, hidrosfer ve litosfer'dir. Karbon, hidrosferde karbon dioksit (CO2) veya bikarbonat; litosferde kömür, doğalgaz, petrol, kireçtaşı ve nadiren karbon halinde, canlılarda ise organik moleküllerin yapısında bulunur. Bitkilerde organik bileşiklerin yapımı için gerekli olan karbonun ana kaynağı karbon dioksit'dir. Karbon dioksit bitkiler tarafından alınarak karbonhidrat ve diğer moleküllerin yapımında kullanılır. Bitkilerin organik bileşikler yapımında kullandığı karbon besin zinciri ile diğer canlılara geçer. Fotosentez ile CO2 kullanılarak oksijen (O2) ve organik madde üretilirken, solunum ile organik madde O2 ile parçalanarak CO2 oluşur. Denizlerde karbon dioksit kaynağı suda çözünmüş CO2, ayrışan organik maddeler ve sedimentlerdir. Denizlerde karbon dolaşımı bitkisel planktonların suda çözünmüş CO2 alarak fotosentezle organik bileşiklere bağlaması şeklinde olur. Daha sonra bitkisel planktonları besin olarak kullanan, hayvansal planktonlar, balıklar ve diğer canlılar organik bileşiklere bağlanan karbonu besin olarak kullanır ve bu esnada ortama CO2 verir. Böylece sudaki CO2 döngüsü devam eder.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1917</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:23:30 +0000</pubDate></item><item><title>Ekosistemlerde Madde D&#xF6;ng&#xFC;leri</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1916/</link><description><![CDATA[
<p>
	Boşlukta yer kaplayan ve kütlesi olan tüm varlıklara madde denir. Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için ortamlarından madde alıp vermek zorundadır. Canlı ve cansız çevre arasında maddelerin alınıp verilmesine madde döngüsü (madde çevrimi, ekolojik döngü) denir. Maddenin litosfer, hidrosfer ve atmosfer arasında sadece fiziksel değişime uğramasına hidrolojik döngü adı verilir. Su atmosfer, kara ve deniz arasında sistemli ve sürekli bir şekilde hareket halindedir. Bitkiler fotosentez için güneş ışığı dışında su, karbo ndioksit, azot, fosfor vb. gibi inorganik maddelere gereksinim duyarlar. Bu inorganik maddeler bitkileri yiyen otobur hayvanların vücutlarında toplanır, onlardan da etobur hayvanların dokularına geçer. İnorganik maddelerin cansız ortamdan alınıp, canlılar arasında aktarıldıktan sonra tekrar cansız ortama eklenmesi biyojeokimyasal madde döngüsü olarak tanımlanır. Canlılar ile jeolojik çevrelerini kapsayan ve kimyasal değişim sonucu oluşan maddelerin dolaşımı sonucu biyojeokimyasal döngüler oluşur. Böylece canlıların gereksinim duyduğu ancak sınırlı miktarda bulunan birçok elementin tekrar kullanımı mümkün olur.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1916</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:22:52 +0000</pubDate></item><item><title>Ekosistemlerde Enerji Transferi</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1915/</link><description><![CDATA[
<p>
	Bir maddenin bir noktadan başka bir noktaya hareketi, ya da fiziksel, kimyasal olarak bir şekilden başka bir şekle dönüşmesi bir iştir ve bu işin yapılabilmesi için de enerji kullanımı gerekir.
</p>

<p>
	Birinci termodinamik yasası (enerjinin korunumu ilkesi): "Enerji bir şekilden diğer şekle dönüşür, ancak yaratılamaz veya yok edilemez." Sistemin kazandığı enerji çevreden eksilirken, sistemin kaybettiği enerji de çevreye eklenmiş olur. Bunun sonucu sistem ve çevresinde toplam enerji miktarı sabit kalır. Çünkü enerjinin dönüşümü esnasında enerji kaybı olmaz, ancak kimyasal enerji canlıda ısı ve hareket enerjisine dönüşmüş olabilir.
</p>

<p>
	İkinci termodinamik yasası (düzensizlik ilkesi); "Enerji daha yoğun ve kararlı bir şekilden daha kararsız ve daha az yoğun olan bir şekle dönüşme eğilimindedir". Ekosistemde besin zincirini oluşturan bir ögeden diğerine olan enerji dönüşümünde, belirli bir ısı ortaya çıkar ve meydana gelen ısının bir kısmı işe çevrilirken diğer kısmı çevreye verilerek kaybolur.
</p>

<p>
	Üçüncü termodinamik yasası; Devamlı bir şekilde bozulan bir sistemin sıcaklığı mutlak sıfıra düşmez. Ekosistemlerde oluşan besin zincirleri eksilen madde veya enerjiyi tamamlayarak tükenmesini önler.
</p>

<p>
	Bitkiler (primer üreticiler) güneş enerjisini fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye dönüştürerek birincil ürün'ü meydana getirirler. (Ayrıca bazı bakteri ve basit su yosunları ışık olmadan organik maddeyi sentezleyerek kemosentez ile birincil üretim yapabilir.) Bitki dokularında organik maddeler şeklinde biriken bu enerjinin bir bölümü bitkilerin kendi işlevleri için kullanılır; diğer bir bölümü ise beslenme yoluyla otobur hayvanlara geçer. Besinlerini bitkileri yiyerek elde eden otobur hayvanlar da aldıkları enerjinin bir bölümünü kendileri kullanarak sekonder ürün'ü oluşturur; kalanı ya ısı olarak kaybolur, ya da kullanılmadan dışkı olarak dışarı atılır. Ayrıştırıcılar da ölen canlıların vücutlarındaki kimyasal enerjiyi kullanırlar. Bu şekilde güneşten ayrıştırıcılara kadar sürekli ve tek yönlü bir enerji akımı gerçekleşmiş olur. Bitkilerce yakalanan enerji, tüketiciler tarafından kullanılan enerjiyi karşılamadığı zaman besin eksikliği ortaya çıkar ve açlık başlar. Belli türlere ait bireylerin diğer türlere ait bireyler üzerinden beslenmesi sonucu besin zinciri oluşur. Besin zinciri ya bitkilerle veya organik artıklarla başlar. Ancak doğada organizmalar tek bir besinle değil çok değişik, şekil ve düzeylerde alırlar.
</p>

<p>
	Beslenme bitkilerden başlayıp çeşitli hayvanlarda son bulan zaman zaman kesişerek karmaşık birçok zincirden oluşmuş ağ şeklindedir. Ekosistemi oluşturan canlıların enerji sağlamak amacı ile birbirleri üzerinden beslenmeleri sonucu oluşan bu çok karmaşık ilişkiye besin ağı denir. Üreticiler; klorofilli bitkiler olup, potansiyel enerjiyi kimyasal enerjiye çevirerek depolayabilir. Bu sentez karada tohumlu ve tohumsuz bitkiler, sucul ortamda ise fitoplanktonlar, algler ve çiçekli bitkiler tarafından yapılır. Bitkisel organizmaları besin olarak kullanan organizmalara birincil tüketiciler denir. Karasal ortamdaki otobur formların esasını böcekler, kemirici memeliler ve geviş getirenler, sularda ise fitoplanktonik formlarla beslenen küçük boylu canlı türleri oluşturur. Otobur hayvanları besin olarak kullanan hayvanlara ise ikincil tüketiciler; ikincil tüketicileri besin olarak kullanan etobur hayvanlara da üçüncül tüketiciler denir. Besin zincirinin son halkasında ayrıştırıcılar vardır ve bunların başında bakteri ve mantarlar gelir. Enerjinin birincil üreticilerden ayrıştırıcılara kadar olan akımı sırasında, enerji bir beslenme seviyesinden diğerine geçer ve her seviyede şekil değiştirir. Bir seviyeden diğerine enerji transferinde enerjinin %90'ı solunum ve ısı ile kaybolur.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1915</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:22:21 +0000</pubDate></item><item><title>Edafik Fakt&#xF6;rler</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1914/</link><description><![CDATA[
<p>
	Toprak ve onun fiziksel, kimyasal ve fizikoşimik özelliklerinden oluşan fiziksel çevreye edafik çevre faktörleri denir. Doğal bir oluşum sürecinden sonra oluşan, içinde biyolojik, fiziksel ve kimyasal olaylar cereyan eden, belli özelliklere sahip üst litosfer tabakasına toprak denir. Toprak su, hava, organik, inorganik maddeler içerir. Toprağın inorganik bölümünün kaynağını yeryüzüne çıkmış ve ayrıştırma faktörlerinin etkisine maruz kalmış kayaçlar oluşturur. Bitki, hayvan ve mikroorganizmaların ölü artıkları topraktaki organik maddenin kaynağıdır. Toprak içindeki boşlukların bir kısmı su ile dolu olup, bu toprak suyunu oluşturur ve bu suyun bir kısmı yerçekimi etkisinde hareket ederken, bir kısmı toprak kolloidleri tarafından tutulur. Toprak havasının bir kısmı toprak boşluklarını doldurmuş, bir kısmı kolloidler tarafından absorbe edilmiş, bir kısmı da toprak suyunda çözünmüş olarak bulunur. Toprakta bulunan mikroorganizmalar oksijeni kullanarak organik maddelerin karbonunu okside ettiklerinden toprak havasındaki CO2 miktarı atmosferdekine göre fazla olur. Kötü havalanma yüksek bitkilerde; kök gelişiminin yavaşlaması ve durmasına, bitki besin maddelerini ve su alımının azalması, toksik bazı özel organik bileşiklerin oluşmasına neden olur. Ana kayaçların ve organik artıkların doğal koşullarda parçalandıktan sonra üst üste tabakalaştıkları görülür ve bu yatay katlara horizon denir. Topraktaki bu tabakalar renk, yapı, yapışkanlık, kalınlık, reaksiyon ve kimyasal bileşikler bakımından birbirlerinden farklıdır.
</p>

<p>
	Yeryüzündeki topraklar zonal, interzonal ve azonal toprak ordoları olarak üç büyük ordo altında toplanır. Zonal toprakların oluşumları iklim tarafından kontrol edilir. İnterzonal topraklar kötü drenaj, tuzluluk veya diğer bazı bölgesel şartların tesiriyle oluşan topraklar olup, birçok özelliği aynı bölgenin zonal topraklarının özelliklerine benzer. Azonal topraklar belirli horizon değişimleri göstermeyen topraklardır.
</p>

<p>
	Toprakta bitkisel organizmalar, yüksek bitkilere ait kökler, algler, mantarlar, aktinomisetler ve bakteriler bulunur ve bunlar toprağın mikro ve makroflorasını oluşturur. Bitki kökleri canlıyken topraktaki çözünebilen besinleri alarak bir denge sağladıkları gibi besin maddelerinin yararlı hale geçmesine doğrudan etki ederken diğer taraftan toprak mikroorganizmaları için ölü doku sağlar.
</p>

<p>
	ğunluğu klorofil içerir ve toprak yüzeyine yakın olarak, bazıları ise daha derinde bulunabilir. Mantarlar toprakta organik maddenin ayrışmasında büyük bir rol oynar. Aktinomisetler organik artıkların çözülmesinde ve besin maddelerinin serbest kalmasını sağlar. Ototrof bakteriler enerjilerini amonyum, kükürt ve demir gibi mineral maddelerini oksitleyerek temin eder ve sayıca az olmalarına karşın nitrifikasyon ve kükürt oksidasyonu üzerinde etkili olduklarından yüksek bitkiler için büyük bir öneme sahiptirler. Toprakta bulunan bakterilerin çoğunu ise heterotrof bakteriler oluşturur ve bunlar gerekli enerjiyi doğrudan doğruya toprağın organik materyalinden sağlarlar. Toprağın mikrofaunasını Nematod, Protozoa ve Rotiferler oluşturur ve bunların bir bölümü çürüyen organik materyal üzerinde, bir bölümü ise yüksek bitkilerin köklerinde parazit olarak yaşarlar. Toprağın makrofaunasının esasını eklembacaklılar, kurtlar, salyangozlar ve bazı memeliler (kemiriciler) oluşturur.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1914</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:20:49 +0000</pubDate></item><item><title>Suyun Ekolojik &#xD6;nemi</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1913/</link><description><![CDATA[
<p>
	Suyun fiziksel ve kimyasal özellikleri hidrografik faktör olarak tanımlanabilir. Hidrosfer yeryüzünün %71'ine yakın bölümünü örtmüş durumdadır. Suyun doğada katı sıvı ve gaz şeklinde atmosfer, okyanus ve karalar arasında dolaşmasına hidrolojik dolaşım denir. Sucul ortamdaki sıcaklık değişimleri karasal ortama göre daha yavaş gelişir ve bölgesel değişimler uzak mesafelerde izlenir. Yüzey gerilimi sayesinde su yüzeyinde küçük ve hafif canlılar yaşamlarını devam ettirirler. Suların içerdikleri askı madde miktarına bağlı olarak berraklığı azalır ve buna suların turbiditesi denir. Genelde sular %4 den fazla askı yükü içerdiklerinde berraklılığını kaybederler. Sudaki askı madde suyun optik özelliğini bozarak ışık şiddetini ve ışığın su içindeki yayılışını azaltarak bitkiler ve fazla ışığa gereksinim duyan hayvanların ölmelerine neden olur. Sudaki çözünmüş gazların kaynağını su ve atmosfer arasındaki alışveriş oluşturur. Suyun üst tabakasında çözünen bu gazlar daha sonra derinlere iner. Ekolojik yönden etkin role sahip gazların başında oksijen, karbon dioksit, hidrojen sülfür ve metan gelir. Sucul ekosistemlerde oksijen; fotosentez, su yüzeyinin atmosferle ilişkisi, akıntı ve rüzgârların etkisi ile artar, solunum ve oksidasyon ile azalır. Suda serbest halde bulunan H+ iyonu konsantrasyonuna suyun pH sı (asitliği) denir ve pH değişimleri canlıların solunum gibi biyokimyasal aktiviteleri üzerinde etkilidir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1913</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:19:13 +0000</pubDate></item><item><title>R&#xFC;zg&#xE2;r'&#x131;n Ekolojik Etkisi</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1912/</link><description><![CDATA[
<p>
	Sıcaklık ve basınç farkları nedeni ile oluşan hava kütlesi hareketleri sonucu rüzgâr meydana gelir. Havanın içerdiği gazlar ve hava kirletici olarak bilinen birçok madde rüzgârla taşınır. Rüzgârın ekolojik etkisi esme yönüne, şiddetine ve esme mesafesine bağlı olarak değişir. Ülkemizde etkin 8 rüzgâr tipi vardır. Lodos sıcak havayı, yıldız poyraz ve karayel soğuk havayı getirir. Bu nedenle lodos toprakta kurutucu ve ısıtıcı, yıldız ve poyraz ise soğutucu bir etki yapar. Rüzgâr canlıların üzerinde mekanik ve fizyolojik etki yapar. Örneğin tek yönlü ve sürekli esen rüzgâr bitkilerde bayrak oluşumuna neden olur. Diğer taraftan hızlı esen rüzgârlar bitkilerin yaprak, meyve ve dal gibi kısımlarında kırılmalara hatta bazen köklerinden sökülerek devrilmelerine neden olabilir. Rüzgâr toprak ve bitki yüzeylerinden buharlaşmayı hızlandırarak su kaybına neden olur ve bunun sonucu bitkiler yeterince fotosentez yapamaz ve verim düşer. Diğer taraftan rüzgâr canlıların pasif taşınmasında etkin rol oynar.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1912</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:18:42 +0000</pubDate></item><item><title>I&#x15F;&#x131;&#x11F;&#x131;n &#xC7;evre &#xDC;zerindeki Etkisi</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1911/</link><description><![CDATA[
<p>
	Işığın şiddeti ve yapısı genelde sabit olmayıp ortamsal faktörlere bağlı olarak değişebilir. Işık süresi ise sadece enlemlere ve mevsimlere bağlı olarak düzenli bir değişim gösterir. Bitki ve hayvanların çoğunda izlenen fizyolojik aktiviteler gece-gündüz periyoduna ve mevsimlere bağlı olarak değişir. Gece gündüz süresi mevsimlere göre değişim gösterir ve bu değişime bağlı olarak canlıların hayatsal faaliyetlerinde mevsimsel biyolojik ritimler görülür. Işık etkisiyle bitkilerde fotosentez, fotoperiyodizm, terleme, çimlenme ve çiçeklenme, hayvanlarda ise üreme ve diapoza girme gibi biyolojik ritmler görülür. Günlük (sirkadiyen) ritimler 24 saat veya ona yakın olan ritimlerdir. Canlılarda gece gündüz periyoduna bağlı olarak niktemeral ritim ortaya çıkar. Ayrıca özellikle deniz organizmalarında yaygın olarak aylık ritmler görülür. Bitkilerde fotosentez ile, aynı şekilde hayvanlarda yaşam faaliyetleriyle ışık şiddeti arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Bunun yanında canlılar değişik dalga boyundaki ışığa duyarlılıkları da farklılık gösterir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1911</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:18:07 +0000</pubDate></item><item><title>Ya&#x11F;&#x131;&#x15F; ve Nemin &#xC7;evre &#x130;&#xE7;in &#xD6;nemi</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1910/</link><description><![CDATA[
<p>
	Aktif haldeki canlıların protoplazmalarının %70-%90'ı sudur. Yağış (kar, dolu, yağmur, çiğ ve sis) canlıların yaşamı için gerekli suyun kaynağını oluşturur ve sıcaklık faktörü ile birlikte yeryüzündeki bitki ve hayvan topluluklarının yapısal özelliklerini, tür çeşitliliğini, yaşamsal ritimlerini belirleyen önemli bir çevre faktörüdür. Yağışın miktarı, dağılışı ve şekli canlılar için sınırlayıcı bir çevre faktörüdür. Atmosferdeki nem mutlak nem (1m3 havada bulunan su buharı miktarının gram olarak ifadesi) ve nisbi nem (belli miktarda havanın içerdiği su buharı miktarının aynı sıcaklıktaki havanın doymuş su buharı miktarına oranının yüzdesi) olmak üzere ikiye ayrılır. Suyun donmuş olması sonucu ortamda yeterli yağış olmasına rağmen bitkiler bu sudan yararlanamaz (fizyolojik kuraklık); çöllerde ise su kıtlığının neden olduğu fiziksel kuraklık yaşamı ve tür zenginliğini kısıtlar.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1910</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:17:35 +0000</pubDate></item><item><title>S&#x131;cakl&#x131;&#x11F;&#x131;n &#xC7;evre &#x130;&#xE7;in Ekolojik &#xD6;nemi</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1909/</link><description><![CDATA[
<p>
	Karasal ortamlarda sıcaklık özellikle enlem derecelerine bağlı olarak önemli farklılıklar gösterir. Toprak sıcaklığı; bölgenin güneşlilik durumuna, bitki örtüsüne, rengine, su içeriğine, fiziksel ve kimyasal özelliklerine ve hava hareketlerine göre değişiklik gösterir. Sucul ortamlarda ise, bölge, mevsimler ve ortam tipleri sıcaklık değişiminde önemli rol oynar. İç suların sıcaklığı genelde hava sıcaklığını izler. Canlılar -200°C ile +100°C arasında yaşayabilmekle birlikte, genelde hayatsal faaliyetlerini 0°C ile 50°C arasında sürdürürler. Ancak her organizmanın sıcaklığa karşı olan toleransı farklılık gösterir. Canlıların yeryüzündeki dağılışları ile yıllık sıcaklık arasında yakın ilgi bulunur ve kendileri için en uygun bölgelerde toplanırlar. Uygun olmayan sıcak dönemleri canlılar uyku durumunda geçirir veya bir başka bölgeye göç ederler. Uyku durumunun; düşük sıcaklıkların gelişmeyi engelleyecek düzeyde olması halinde ortaya çıkmasına hibernasyon, yüksek sıcaklıklarda ortaya çıkmasına estivasyon denir. Bunun dışında sıcaklık değişimine bağlı olarak morfolojik, fizyolojik, ekolojik ve etolojik uyumlar vardır. Hayvanlar alemi sıcak kanlı ve soğuk kanlı hayvanlar olmak üzere iki gruba ayrılır. Soğuk kanlı hayvanlar (heteroterm) vücut ısısı çevre sıcaklığına bağlı olarak değişir (yılan, timsah vb.). Sıcak kanlı hayvanlar (homoterm) da ise vücut ısısı sabit olup (tavşan, at vb.), çevredeki değişimlere göre vücut ısısını ayarlayabilirler.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1909</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 07:17:14 +0000</pubDate></item><item><title>&#xC7;evre ile ilgili temel kavramlar nelerdir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/1908/</link><description><![CDATA[
<p>
	Çevre, belli bir yaşam ortamında canlıların yaşamı üzerinde etkili olan fiziksel, kimyasal ve biyotik faktörlerin bütünlüğüdür. Daha kısa bir tanımla organizmaların yaşamı üzerinde etkili olan bütün faktörler onun çevresidir. Bu tanımlarda ortak olan canlı ve cansız varlıklar arasındaki ilişki, diğer yandan canlı yaşamını etkileyen fiziksel, kimyasal ve biyolojik faktörlerin bütünlüğüdür. Her canlının biri cansız, diğeri canlı olmak üzere iki çevresi vardır. <strong>Canlı çevre</strong>, canlı ile aynı fiziksel alanı paylaşan ve canlıyı direk yada dolaylı olarak etkileyen tüm diğer canlılardır. Örneğin ormandaki bir tavşanın canlı çevresi sadece tavşanlar olmayıp, ormanda bulunan diğer bitkisel ve hayvansal organizmalar, ormanda yaşayan ve avlanan insanlar da onun canlı çevresidir. <strong>Cansız çevre</strong> canlıların içinde veya üzerinde yaşantılarını sürdürdükleri kaya, su gibi somut ortamlardır. Bunun dışında iklim elemanları, su ve toprağın fiziksel, kimyasal özellikleri cansız çevreyi oluştururlar. Çevre tanımı yanlız insan açısından ele alındığında; insanın diğer insanlarla olan ilişkiler sürecinde birbirleri üzerinde etkin olması ve insanın kendi dışında ki tüm canlı ve cansız varlıklarla olan ilişkilerini kapsar. Çevreyi, niteliğine göre fiziksel ve toplumsal çevre olmak üzere iki ana başlık altında incelemek mümkündür. Çevre mekansal boyutlara göre ele alınması durumunda, yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası boyutlarda düşünülebilir. Canlıların içinde yaşadığı varlığını, özelliğini ve niteliğini fiziksel olarak algıladığı ortama <strong>fiziksel çevre </strong>denir.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="270" data-unique="crle32jci" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/monthly_2018_05/1-min-1.jpg.0539250ae4aea6c90a64dd8fe2bdd9a3.jpg" alt="1-min-1.jpg">
</p>

<p>
	Oluşumunda insanın etkisi olmadığı çevreye doğal çevre, insanın kendi amaçları doğrultusunda değiştirmiş olduğu çevreye ise yapay çevre denir. İnsanın doğayı kendi istekleri doğrultusunda değiştirmesi, doğal çevreden bahsetmeyi güçleştirmektedir. Örneğin bir yol inşa ederek cansız çevre üzerinde etkili olurken, geniş alanlarda buğday tarımı yaparak canlı çevreyi değiştirmektedir. Bu nedenle yapay çevre yaratılmış olduğu dönemdeki toplumun bilgi, teknoloji ve toplumsal değerlerini yansıtır. İnsanların ekonomik, toplumsal ve siyasal ilişkilerinin tümüne toplumsal çevre denir ve insanların birbirleriyle olan resmi olmayan tüm ilişkileri toplumsal çevreyi oluşturur. Bu anlamda toplumsal ve fiziksel çevre birbirini tamamlayan iki kavramdır. Çevreyi mekan açısından ele aldığımızda coğrafi sınırlar önem kazanır ve yerelden küresele uzanan mekan boyutları vardır. Organizmanın doğal olarak yaşadığı mekana ise habitat denir. Habitat bir türe ait birey veya populasyonun arandığında bulunduğu yer olup, bir başka deyişle onun adresidir. Organizmanın adaptasyonu, fizyolojik tepkileri ya da öğrenilerek kazandığı davranışlarından doğan haline <strong>ekolojik niş</strong> denir ve kısaca <strong>niş organizmanın ekosistemdeki işidir</strong>.
</p>

<p>
	Morfolojik olarak (büyüklük şekil ve renk gibi) birbirlerine çok benzeyen, aralarında döllenerek kendilerine benzer üreyimli döller meydana getirebilen bireyler topluluğuna tür denir. Belli bir bölgede yaşayan aynı türe ait bireyler populasyonu, farklı türlere ait populasyonlar bir araya gelerek kommunite'yi oluşturur. Canlı varlıkların yaşamını sürdürebilmesi için uygun çevresel koşulları taşıyan, çevresinden oldukça kesin sınırlarla ayrılabilen, homojen çevre koşullarına sahip bir coğrafik bölge veya değişken hacimli bir ortama biyotop denir ve bir kommunitenin yerleştiği alan biyotop olarak kabul edilebilir. Belli bir bölgede belli bir zaman içinde yaşayan ve karşılıklı ilişkiler içinde bulunan aynı türe ait bireylerin oluşturduğu topluluğa <strong>populasyon </strong>denir. Populasyonlar arası ilişki coğrafik veya topoğrafik etkiler sonucu engellenmesi sonucu bazı farklı özellikler gelişerek coğrafik populasyonlar oluşur. Populasyonda bulunan bireylerin sayısal durumu, genetiksel ve ekolojik özellikleri populasyonun yapısal özellikleri olup, bireylerin dağılış şekli, yoğunluğu, yaş dağılımı, seks oranı, büyüklüğü, genetiksel çeşitliliği ve bolluk değişimleri, bir populasyonun yapısında etkili olan başlıca özelliklerdir. Bireyler anne-babadan gelen genetik malzemeye göre belirli özelliklere sahip genetiksel çeşitlilik gösterir ve bu tip bireyler topluluğu genetiksel populasyonu oluşturur. Genetik farklılığa sahip bireylerin bir bölümü çevre koşullarına uyum sağlayarak diğerlerine göre daha iyi gelişirken, uyum gösteremeyen bireyler iyi gelişemez ve diğerleriyle rekabet edemeyerek doğal seçilim sonucu bölgeden kaybolurlar.
</p>

<p>
	Belli çevresel koşullara sahip bir ortamda yaşayan bitkisel ve hayvansal populasyonların bir araya gelmesiyle oluşan topluluğa <strong>kommunite (yaşam birliği)</strong> denir. Kommuniteler sadece bitkisel veya hayvansal populasyonlardan oluşabildiği gibi, her ikisinin karışımından da oluşabilen tür topluluklarıdır. Yaşam birliklerinde tür çeşitliliği; evrimsel ve ekolojik zaman, iklimsel denge, yüzeysel heterojenite, üretim, rekabet, avcılık ve insan gibi faktörlerin etkisi altındadır.
</p>

<p>
	Kommuniteler ekosistemin canlı bölümünü oluşturur ve aralarında çoğu zaman belirgin olan bir <strong>geçiş zonu (ekoton)</strong> bulunur. Ekotonlarda her iki kommuniteye ait türler bulunduğundan türce daha zengin olurlar (sınır etkisi). Ortamsal özelliklerine göre karasal, denizel ve tatlısu kommuniteleri olmak üzere üç büyük grupta incelenebilen kommuniteler, kendilerini oluşturan türler ve bunlara ait bireylerin dağılışına uygun olarak düşey ve yatay yönlerde belli yapısal özellikler gösterirler.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">1908</guid><pubDate>Wed, 09 May 2018 06:01:06 +0000</pubDate></item><item><title>Bir b&#xF6;lgenin yada bir ilin fauna veya floras&#x131; hakk&#x131;nda bilgi sahibi olmak bize ne kazand&#x131;r&#x131;r?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/819/</link><description><![CDATA[
<p>
	Kısaca: Savaş çıkarsa aç kalmayız.<br>
	Ne gördüğümüzü, ne aradığımızı bilir, neye ihtiyacımız olduğunu, nerede hata yaptığımızı, nereye gitmemiz gerektiğini, ne nerede ne zaman kim için neden nasıl gibi tüm soruların cevabını bulabiliriz. Evet Nihan arkadaşımızın dediği gibi, Savaş çıkarsa aç kalmayız. O bölgede bizim haricimizde canlı olarak ne var bildiğinizi düşünün, tüm bölgeye/ile hakimsiniz. Sınırınız yok <img alt=":)" data-emoticon="1" height="20" src="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/emoticons/smile.png" srcset="https://www.biyolojigunlugu.com/uploads/emoticons/smile@2x.png 2x" title=":)" width="20">
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">819</guid><pubDate>Fri, 02 Mar 2018 12:50:46 +0000</pubDate></item><item><title>Ayda bir ekosistem kurman&#x131;n avantaj ve dezavantajlar&#x131; nelerdir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/818/</link><description><![CDATA[

<p>
	ugünkü çoğunluk kabulüne göre, bir gezegen üzerinde yaşamın ortaya çıkabilmesi için zaruri koşullar olarak, genellikle sıvı suyun,azotun, karbonun ve muhtemelen silisyumun varlığı gerekmektedir. Ayrıca gezegenin yörüngesinin, ait olduğu güneş sistemindeki yerinin “yaşanabilir kuşak”ta (sistemin merkezindeki yıldızdan Güneş’in Dünya’ya uzaklığı kadar bir uzaklıkta olan kuşak) sabit olması gerekmektedir. Bugünkü genel kabule göre, Dünya’dakine benzer bir atmosferden ve sudan yoksun bir gezegende yaşamın var olabilmesi son derece spekülatif bir fikirdir. Sonuç olarak, evrende yaşamı araştırma programları gezegenimizdeki bu yaşam standartlarından yola çıkan güncel bilimsel bilgilerden hareketle yapılmaktadır.
</p>

<p style="text-align: right;">
	<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Astrobiyoloji#Ya.C5.9Fam.C4.B1n_olu.C5.9Fabilece.C4.9Fi_kozmik_cisimler" rel="external">kaynak</a>
</p>

<p>
	Ayda oluşturulacak karbon bazlı bir ekolojinin başlangıçtaki en büyük sorunu, ekolojik varlıklar denge durumuna gelene kadar her yönden (organik materyal, su, mikroorganizmalar, bitkiler, hayvanlar vb.) takviyeye ihtiyaç duyacak olmasıdır. Bunun dışında ayda dünyadakine benzer bir atmosferin bulunmayışı bunların sera etkisi oluşturabilecek materyaller altında korunmasını gerektirecektir.
</p>

<p>
	Dünyada bile yapay ormanların oluşturulması ya da çevresel ıslah programlarının devamlılığının zorluğu düşünülürse, ayda bir ekoloji oluşturmak gerçekten büyük bir titizlik ister diye düşünüyorum.
</p>

<p>
	Bu konuda hatırladığım minik bir bilgi var, Ay da yer çekiminin olmayışı nedeniyle, bitkilerin kökünün uzaması dünyaya göre 4 kat yavaş oluyormuş.
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">818</guid><pubDate>Fri, 02 Mar 2018 12:49:59 +0000</pubDate></item><item><title>B&#xF6;ceklerin do&#x11F;ada bask&#x131;n olma sebepleri nelerdir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/521/</link><description><![CDATA[
<p>
	Böceklerin, bolluğu ve zarar meydana getirerek ekonomik yönden önemlerini arttırmaları “Çoğalma Güçleri” ve “Canlı Kalma Yetenekleri” ne dayanır.
</p>

<p>
	1. Uyum Yeteneği: Sürekli olarak kar ve buzlarla kaplı bölgelerin dışında, dünyanın her yerine yayılmış olup birikinti sulardan, küçük bir tohumun içine kadar her çeşit çevrede gelişebilecek şekilde evrimleşmişlerdir.
</p>

<p>
	2. Küçük Vücut: Fosil formlarla bugün yaşayanlar karşılaştırıldığında, böceklerin, küçük vücutlu olma yönünde değişim geçirdikleri görülür. Bu durum daha az besinle yetinmelerini, büyük populasyonların daha dar alanda yaşamasını, düşmanlarından daha<br>
	kolay saklanmalarını sağlamıştır. Bugün yaşayan türlerin boyları 0,2 mm (parazit formlar) ile 26 cm (cadı çekirgeleri) arasında değişir.
</p>

<p>
	3. Vücut Örtüsü: Vücutlarının kimyasal ve fiziksel etkilere karşı son derece dayanıklı olan bir dış iskeletle örtülü olması, yaralanmalara karşı koruduğu gibi, buharlaşmaya engel olduğu için kuraklığa karşı da dayanıklı olmalarını sağlamıştır.
</p>

<p>
	4. Başkalaşım: Gelişim evrelerinde larvaların, çoğunlukla erginden farklı bir ortamda, farklı bir besinle beslenmeleri rekabet ortamını ortadan kaldırmıştır. Ayrıca tam başkalaşımda görülen pupa evresi yaşam koşullarının uygun olmadığı ortamda dayanıklılığı<br>
	arttırmaktadır.
</p>

<p>
	5. Uçma Yeteneği: Omurgasızlar içinde sadece böceklerde görülen bu özellik sayesinde, yaşayabilecekleri en uygun ortamlara yayılabilmiş, düşmanlarından kaçabilmiş, besin ve ayrı cinsiyetteki bireylerin birbirlerini bulmaları kolaylaşmıştır.
</p>

<p>
	6. Üreme Yeteneği: Oldukça büyük miktarda yumurta meydana getirmeleri, senede birden fazla döl verebilmeleri ve uygun koşullarda partenogenetik üreyebilmeleri, yalnızca tür sayısı bakımından değil birey sayısı bakımından da büyük boyutlara ulaşmalarını<br>
	sağlamıştır.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">521</guid><pubDate>Thu, 14 Dec 2017 07:11:21 +0000</pubDate></item><item><title>Mekansal boyutlar&#x131;na g&#xF6;re &#xE7;evre ka&#xE7;a ayr&#x131;l&#x131;r?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/518/</link><description><![CDATA[
<p>
	Çevre mekansal boyutlara göre;
</p>

<p>
	–Yerel
</p>

<p>
	–Bölgesel
</p>

<p>
	–Ulusal
</p>

<p>
	–Uluslararası boyut
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">518</guid><pubDate>Wed, 13 Dec 2017 13:52:26 +0000</pubDate></item><item><title>A&#x11F;&#x131;r metal kirlili&#x11F;i nedir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/517/</link><description><![CDATA[<p>
	Zn, Cu, Fe, Co gibi ağır metaller iz (eser) miktarlarda su organizmalarının normal bileşenlerini oluştururlar. Bu metallerden büyüme ve gelişme için iz miktarda alınmaları gerekir. Buna karşın Cd, Hg ve Pb gibi ağır metaller ise su organizmalarında herhangi bir işlevleri bulunmadığı gibi düşük derişimlerde bile toksik etki yaparlar. Bu metaller doğada rüzgar erozyonuyla, kayalardan madde aşınımı ve nehirler yoluyla denizlere giderler. Ancak günümüzde su ortamında endüstriyel atıklar, atık sular ve atmosferik kirlenmeyle çok miktarda metal su ortamına girmektedir. Örneğin; madencilikten elektrik kaplama sanayinden ve lağım atıklarından yüksek miktarlarda metal su ortamına girmektedir.
</p>]]></description><guid isPermaLink="false">517</guid><pubDate>Wed, 13 Dec 2017 13:51:40 +0000</pubDate></item><item><title>A&#x11F;&#x131;r metallerin sucul organizmalara etkileri nelerdir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/516/</link><description><![CDATA[
<p>
	Bu bölümde ağır metallerin absorbsiyon (emilim), ekskresyon (boşaltım), akümülasyon (depolama) ve regülasyon (çevirim) incelenecektir.
</p>

<p>
	a)Absorbsiyon: Deniz suyunda solüsyondan (sudan) absorbsiyon, organizmanın tüm vücut (deri) yüzeyinden ve solungaç gibi özelleşmiş bölgelerden olabilir. Diğer taraftan kemikli balıklar gibi deniz suyu içen organizmalarda absorbsiyon bağırsak çeperi boyunca olabilir. Dokular tarafından absorbsiyon hücre içerisinde ve üzerinde tutunmayı içermektedir. Bir balık türü olan Tetradon hipidus’un karaciğerinde belirgin bir konsanstrasyon farkına karşın Zn birikiminin metabolik enerjiye doğrudan bağımlı olmayan pasif difüzyon sonucu olduğu gösterilmiştir. Ağır metaller doğrudan besin yoluyla da sindirim sistemine alınmaktadır.
</p>

<p>
	Hayvanlarda sindirim kanalında absorbsiyon ağır metallerin önemli bir kaynağını oluşturabilir. Dil balığında Zn ile yapılan bir çalışmada besinin sudan daha önemli bir kaynak olduğu gösterilmiştir. Yine bir midye türü olan Ostrea edulis üzerinde yapılan çalışmada Zn ve Ca gibi metallerin sudan çok sindirilern partiküllerden olduğu saptanmıştır.
</p>

<p>
	b)Ekskresyon: Bazı ağır metaller deniz organizmaları tarafından çok kolay biriktirildiğinden organizmaların çoğu için temel sorun genellikle absorbsiyon değil, absorbsiyon ile alınanı uzaklaştırmaktır.<br>
	Bir metalin hayvanlar tarafından fazla miktarda absorblanması halinde metalin vücuttan uzaklaştırılması üç şekilde olur:<br>
	*Metalin vücut yüzeyinden ve solungaçlardan atılımı; alabalık ve yengeçlerle yapılan çalışmalarda Zn’nin solungaçlarla atıldığı gösterilmiştir.
</p>

<p>
	*Metalin bağırsak veya mide içine boşaltılması; bir tatlı su ıstakozu türü olan Asropotam abius’ta metalin atılmasında en belirgin yoldur. Crustaceae’lerden Balanus amphitrite’de Cu’nun fazlası bağırsak boşluğuna atılır. Yine Mollusca grubundan Octopus dofleini’de Cu ve Zn rektum sıvısına boşaltılır.
</p>

<p>
	*Metalin idrarla boşaltılması; Crustaceae’lerde Cu, Co, Mn ve Hg’yi idrarla vücuttan atma yetenekleri vardır. Mollusca grubundan Octopus dofleini’de Cu ve Zn’yi idrarla vücuttan attıkları belirlenmiştir.
</p>

<p>
	c)Akümülasyon: Metallerin vücuttan uzaklaştırılmasında bir diğer yöntem de metalin belirli bir dokuda geçici bir süre için depolanmasıdır. Örneğin; ıstakozun kanında fazla bulunan Zn’nin bir kısmı hepatopankreas (karaciğer) tarafından depo edilerek daha sonra ya idrarla ya da vücut yüzeyiyle yavaş yavaş atılır. Crustaceae’ler de diğer metalleri de aynı şekilde depolar. Bir karides türü olan Crongon vulgaris’te Cu’nun fazlalığı hepatopankreas hücrelerinde depolanmaktadır. Balıklar ağır metalleri karaciğer ve böbrek dokularında biriktirmektedirler. Cyprinus carpio (aynalı sazan), Oreochromis niloticus (tatlı su çipurası) gibi balıklar Cu, Cd ve Zn gibi metalleri karaciğer ve böbreklerinde biriktirmektedirler.
</p>

<p>
	d)Regülasyon: Yüksek organizasyonlu hayvanlar absorbsiyon, ekskresyon ve depolama yöntemlerini bir arada kullanarak dış ortam konsantrasyonundaki değişimlere karşın ağır metalleri regüle etme yeteneğindedirler. Organizmaların regülasyonu ne kadar başarılı yaptıkları, bunları bir metalin farklı konsantrasyonlarına bıraktıktan sonra dokuları analiz ederek saptanabilir. Zn’nin farklı konsantrasyonlarına 32 gün süreyle bırakılan Carcinus means’ın (yengeç) vücut sıvısı ve dokularında Zn konsantrasyonlarında çalışılmıştır. Zn konsantrasyonunda 500 katlık bir değişime karşın kandaki konsantrasyonu yalnızca 2 kat değişmiştir. En yüksek Zn konsantrasyonu hepatopankreasta ve solungaçlarda bulunmuştur. Bu durum, fazla miktardaki Zn’nin bir kısmı da idrarla atılmıştır. Tüm bunların sonucunda kandaki düzeyi fazla değişmemiştir. Sudaki Zn konsantrasyonu arttıkça belirli bir miktardaki Zn’nin kabuğa absorbe edilmesine karşın tüm hayvandaki konsantrasyonu, dış konsantrasyonundaki 500 katlık bir değişime oranla 2 katlık bir değişim göstermiş ki, bu da regülasyonun iyi olduğunu gösterir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">516</guid><pubDate>Wed, 13 Dec 2017 13:51:08 +0000</pubDate></item><item><title>A&#x11F;&#x131;r Metallerin Zararl&#x131; Etkileri Nelerdir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/515/</link><description><![CDATA[
<p>
	<strong>a)Lethal (Öldürücü) Etkiler</strong>
</p>

<p>
	Ağır metallerin su organizmaları üzerine lethal etkileriyle ilgili birçok araştırma yapılmıştır. Suda yaşayan bir organizmayı öldürebilecek ağır bir konsantrasyonu hem metale hem de organizmaya bağlıdır. Örnek olarak Cyprinus carpio ve Oreochromis niloticus’taki Cu derişimleri verilebilir. 10ppm’lik Cu çözeltisinde Cyprinus carpio’nun tümü ilk 10 gün içerisinde ölmesine karşın Oreochromis niloticus’ta 20. gün sonunda balıklarda ölüm gözlenmemiştir.
</p>

<p>
	Genel olarak Hg, Cd ve Cu en toksik metaller olup bunları Zn ve Pb, bunları da Cr, Ni ve Co izler. Toksisitenin bu sırası kesin olmayıp türlere göre değişim gösterir. Bazen bir metal düşük konsantrasyonlarda daha az zehirli olabilir. Farklı türlerin ağır metallere dayanıklılığı çok fazla değişim gösterir. Örneğin; bakır sitratın zehir etkisi, bir midye türü olan Elminus modestus ve Copepoda’lardan Acartia clauisi’de karşılaştırılmıştır. Elminus için zehirliliğin ortalama değeri yaklaşık olarak 10ppm olmasına karşın Acartia clauisi’de 3ppm’dir. Ağır metallerin zehirliliğini etkileyen faktörler çok çeşitlidir. Bu durum genel olarak tatlı su balıklarında çalışılmış ve çeşitli araştırıcılar tarafından bu faktörlerin neler olduğu belirtilmiştir.
</p>

<p>
	Bir ağır metalin bir su organizması üzerindeki toksik etkisini arttıran veya azaltan birçok faktör vardır:<br>
	*Metalin suda bulunma şekli; bir metalin şelat (kompleks) şeklinin iyonik formdan (örneğin; Hg ve HgCl şeklinde) daha az toksik olup olmayacağı denge durumuna ve ne kadar kolay ayrılarak metalin organizmanın absorbsiyon sistemine verebileceğine bağlıdır. Yapılan bir araştırmada, bakır amonyum komplekslerinin alabalıklar üzerine bakır iyonuna benzer bir etki yaptığı, buna karşın bakır siyanür kompleksinin bakır iyonundan daha az zehirli olduğu belirlenmiştir. Hg bileşikleriyle yapılan bir çalışmada da organik Hg bileşiklerinin HgCl’den daha toksik olduğu belirlenmiştir.
</p>

<p>
	*Bir metalin diğer bir metal üzerine antagonistik veya sinerjik etkisi; örneğin; tatlı su ıstakozunda Ca, Zn’nin absorbsiyon oranını azaltmaktadır. Yine Oreochromis niloticus üzerine yapılan çalışmalarda, Zn’nin Cd toksisitesini ve birikimini azalttığı görülür. Aynı tür üzerine yapılan başka bir araştırmada, Ca’nın Cd’nin birikim ve toksisitesini azalttığı belirlenmiştir, yani antagonistik bir etki yapmıştır. Crustaceae’lerde yapılan bir araştırmada Cu ve Hg’nin sinerjistik bir etki gösterdikleri saptanmıştır. Yani, bir metal vücut yüzeyinin geçirgenliğini arttırarak diğer bir metalin absorbsiyonunu arttırmıştır.
</p>

<p>
	*Gel-git sırasındaki tuzluluk değişimleri; araştırıcılar tarafından yapılan araştırmalarda bir Antipoda türü olan Marinogammarus marinus’ta tuzluluğun azalmasıyla Cu toksisitesini arttığı bulunmuştur. Başka bir tür (Blanus balanoides) üzerinde yapılan çalışmalarda Cu toksisitesinin tuzluluğun azalmasıyla azaldığı gözlenmiştir.
</p>

<p>
	<strong>b)Sublethal Etkiler</strong>
</p>

<p>
	<strong>*Morfolojik Değişimler</strong>
</p>

<p>
	Ağır metallerin bazı etkileri şekilde, renkte, yenebilen organizmaların tadında değişiklikler şeklinde ortaya çıkabilir. İstiridyelerin bakırı biriktirdikten sonra yeşile dönüşmesi buna bir örnektir. Tatlı su balıkları ve Crustaceae’lerde Cu, Zn ve Pb gibi metallerin çok yüksek olmayan konsantrasyonlarına bırakıldıktan sonra dokularında histolojik değişimlerin olduğu belirlenmiştir. Pseudoleunectes americanis ile yapılan bir çalışmada deniz suyundaki 1ppm’lik bakır konsantrasyonunun etkisinde uzun süre kalma sonucunda solungaçların görünümünde değişiklikler, böbreklere nekrosis etkileri ve karaciğerde yağlı metamorfizis gibi çeşitli etkilerin ortaya çıktığı saptanmıştır. 0,18ppm’de en belirgin etkiler solungaçlarda görülmüştür. Bu değişimlerden birisi de solungaç epitelindeki mukus hücreleriyle klor hücrelerinin yer değiştirmeleridir. Balığın yüksek konsantrasyonlara karşı direncinin artmasının solungaçlarda metali atabilen klor hücrelerinden kaynaklandığı belirlenmiştir.
</p>

<p>
	<strong>*Engelleyici Etkiler</strong>
</p>

<p>
	Ağır metallerin düşük konsantrasyonlarının en önemli ve kolayca ölçülebilen etkilerinden biri de büyüme üzerine olan etkileridir. Zn ve Cu gibi gerekli metaller organizmanın gelişimi için gereklidir. Ancak yüksek konsantrasyonlarda engelleyici etki yaparlar. Bu durum balık ve Crustaceae’lerden fitoplankton ve bakterilere kadar tüm organizmalarda aynı şekildedir. Bugula neritina ile yapılan çalışmalarda çok düşük Cu konsantrasyonlarında bile büyümenin engellendiği belirtilmiştir. Denizkestanesi larvalarıyla yapılan deneylerde 0,001ppm bakırın büyümeyi engellediği saptanmıştır. Büyümeyi engellemesine ek olarak ağır metallerin bazı sesil organizmaların tutunmalarını engelleme gibi diğer etkileri de vardır. Tatlı su balıklarından elde edilen veriler, metallerin beslenmeyi de engellediğini göstermiştir. Ayrıca eşeysel olgunluk ve yumurta bırakmayı da engellemektedir. Phoxinus phoxinus balığıyla yapılan bir deneyde, balık bakır içeren tatlı suya uzun süre bırakılmış ve 0,1ppm’de balıkların yarısının öldüğü gözlenmiştir. Balıkların eşeysel gelişimlerinin geciktiği ve yumurta bırakmalarının durduğu saptanmıştır. 0,033ppm’de balıklar hayatta kaldığı ve fiziksel görünümlerinde etkilenme olmadığı halde yumurtlamaları engellenmiştir.
</p>

<p>
	<strong>*Davranış Değişikliği</strong>
</p>

<p>
	Salmo salar ile yapılan deneylerde 0,002ppm Cu ve 0,003ppm Zn içeren suda balıkların bu metalleri belirleyebildikleri ve bunlardan kaçtıkları gözlenmiştir. Çevredeki değişikliklerden kaçamayan sesil organizmalar diğer organizmalara göre değişikliklere daha hoşgörülü olmaktadır. Duyarlılık organizmanın farklı metallere, permeabilitesine, beslenme alışkanlıklarına ve regülasyon veya zehir atma sisteminin etkinliğine bağlıdır. Aynı zamanda türlerin ağır metalleri regüle edebilme yeteneği larval evrede, ergin evreye oranla daha azdır ve Zn, Cu ve Co gibi yaşam için gerekli olan metallerin Pb ve Hg gibi gereksiz görülen metallere oranla daha iyi regüle edildiği bilinmektedir.
</p>

<p>
	<strong>c)Temel Etkiler</strong>
</p>

<p>
	Ağır metallerin gözle görülebilen etkileri örneğin; bir organizmayı öldürmesi veya büyüme oranını engellemesi şeklindedir. Ağır metallerin temel etkileri çok yüksek konsantrasyonlarda protein çökelticisi (protein sentezini inhibe etmesi) gibi işlev yapmalarına ek olarak enzim sistemlerini inhibe etmeleridir. Gökkuşağı alabalıkları yüksek konsantrasyonlarda ZnSO4 ile işleme sokulduklarında solungaçlarında doğal olarak hasar oluşmakta ve ölümün düzenli O2 değişiminin engellenmesi sonucu doku oksijensizliği nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Crustaceae’lerde bakır gibi metallerin lethal etkilerinin nedeni, büyük oranda solunum enzimlerinin ve metalin solungaçlardan atılmasıyla ilgili enzimlerin inhibisyonuna bağlıdır.<br>
	Dokularda birçok metalin işlevi, enzimleri aktive etmektir. Ancak bunun kesinlikle sınırlı konsantrasyonlarda yapılması gerekir. Eğer konsantrasyon aşılırsa metal, daha önce aktive ettiği enzimi veya diğer enzimlerin katalitik işlev yapan SH gibi gruplarını bloke ederek inhibe etmeye başlar.
</p>

<p>
	Uzun süre metalin etkisinde kaldıktan sonra balık ve Crustaceae’lerin dokularında histolojik değişimlerin besin tüketiminde işlev yapan sistemlerin inhibe olması sonucu açlığın oluşturduğu ikincil etkilerden ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Aynı şekilde büyüme ve gelişme üzerine olan etkilerin protein sentezi ve hücre bölünmesinde işlev yapan enzimlerin inhibisyonu sonucu ortaya çıktığı belirlenmiştir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">515</guid><pubDate>Wed, 13 Dec 2017 13:50:22 +0000</pubDate></item><item><title>Biomagnifikasyon Nedir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/514/</link><description><![CDATA[<p>
	Çeşitli kirleticilerin besin olarak kullanılan organizmalar ile bir türden ötekine geçmesi ve bu türlerin beslenme düzeylerine ve alışkanlıklarına bağlı olarak artan konsantrasyon göstermeleridir. Sürekli pestisid kullanımı sonucu bu tarım ilaçlarına karşı çok dayanıklılık meydana geldiği, bunun sonucunda da etkisizlik nedeniyle daha fazla pestisid kullanılmaktadır. Bu da su, hava ve toprak olarak çevrede ve yenilen besinlerde kalıntı sorununa neden olmaktadır. Kullanılan ilaçların %92-95’i besin yoluyla, %3’ü sudan ve %5’i havadan insanlara ulaşmaktadır. DDT gibi bileşiklerin toprak ve sudaki organizmalara parçalanmaları oldukça yavaştır. Toprak ve sudaki organizmalar da biyoakümülasyona uğrarlar. Biyoakümülasyon oranları karadaki canlılara göre sudaki canlılarda daha fazladır.
</p>]]></description><guid isPermaLink="false">514</guid><pubDate>Wed, 13 Dec 2017 13:49:23 +0000</pubDate></item><item><title>Pestisid Kirlili&#x11F;i Nedir?</title><link>https://www.biyolojigunlugu.com/topic/513/</link><description><![CDATA[
<p>
	<strong>Pestisid</strong>, bitki hastalıkları, zararlı böcekler ve yabancı otlar gibi tarımsal ürünlerin avlanmasına neden olabilecek çeşitli etmenlere karşı kullanılan kimyasal bileşiklerin hepsine birden verilen genel bir isimdir ya da besin maddelerinin üretimi, tüketimi ve depolanmaları sırasında besin değerini bozan ve bitkilere zarar veren böcekleri, mikroorganizmaları ve diğer zararlıları yok etmek için kullanılan kimyasal maddelerdir. WHO ve FAO (Food and agricultare Organisation) ise istenmeyen bitki ve canlıları kontrol altında tutmak veya bitki büyümesini ayarlayıcı, yaprak dökülmesini sağlayıcı, rutubet alıcı olarak kullanılan madde veya maddeler karışımı olarak tanımlamıştır. Toksik olma, güç ayrışma, canlı organizmalarda ve çevresel ortamlarda birikim yapabilme nedeniyle önem taşırlar. Pestisidlerde aranan en önemli özellik, zararlı hayvanlara ve böceklere çok toksik olması, memeli hayvanlara ve insanlara karşı antitoksik olmalarıdır.
</p>

<p>
	Günümüzde kullanılan binlerce pestisidin büyük çoğunluğu hem zararlı canlılar için hem de insan ve memeli hayvanlar için çoğu kez aynı derecede <strong>toksiktir</strong>. Deniz ortamında çözünmeyen klorlu pestisidler, organizmaların yağlı dokularında birikir ve bu birikim, beslenme aracılığıyla denizdeki tek hücreli canlılardan başlayarak balıklara ve balıkla beslenen kuşlara kadar ulaşarak yoğunluk kazanır. Pestisidler kara ortamında ise pestisid kalıntısı içeren bitkilerle doğrudan veya yer içinde hayvanların vücuduna girerek dolaylı yollarda yine insan vücuduna kadar ulaşırlar. İnsanın hem bitkisel hem hayvansal besinlerle beslenen bir canlı olması ve beslenme zincirinin son halkasını oluşturması bu tür bileşiklerin insana büyük ölçülerde yansımasına neden olmaktadır.<br>
	Havada, suda ve toprakta kalıcı özellik gösteren ve ekolojik dengeyi bozan kimyasal maddeler tehlikeli ve zararlı maddeler olarak tanımlanmaktadır. Bu maddelerin alıcı su ortamları için tehlike yaratma durumu yerel koşullara, maddenin miktarına ve maddenin özelliklerine bağlıdır. Herhangi bir maddenin su ortamındaki ve beslenme zincirindeki canlı yaşam için tehlike olup olmadığına;<br>
	*Memeli hayvanlar için akut ve oral toksisite<br>
	*Bakteriler için akut toksisite<br>
	*Balıklar için akut toksisite<br>
	*Biyolojik ayrışabilirlik<br>
	testlerinden sonra karar verilebilmektedir.
</p>

<p>
	<strong>Pestisidlerin Sınıflandırılması</strong>
</p>

<p>
	Pestisidler inorganik, doğal organik ve sentetik olmak üzere üç grupta toplanabildiği gibi biyolojik organizmaya göre insektisidler (böcek öldürücüler), algisidler (alg öldürücüler), fungisidler (mantar öldürücüler) ve herbisidler (ot öldürücüler) şeklinde ya da kullanım tarzlarına göre atraktan (çekiciler), fumigam (duman oluşturanlar) ve repellan (iticiler) olarak da sınıflandırılabilirler. Doğal organik pestisidlere örnek olarak rotenon, pretrum ve nikotin; inorganik pestisidlere ise arsenikli, cıvalı, boratlı ve florürlü bileşikler verilebilir. Sentetik organik pestisidler kimyasal özelliklerine göre klorlu pestisidler, organofosforlu pestisidler ve karbonatlı pestisidler şeklinde sınıflandırılabilir. Klorlu pestisidler değişik amaçlarla geniş kullanım alanı kurmuştur. En önemli örneklerinden biri olan DDT, çok miktarda kullanılmış, daha sonra çevreye de olumsuz etkileri nedeniyle birçok ülke tarafından yasaklanmıştır. DDT, sıtma ve tifo gibi pek çok hastalığın önlemesinin yanı sıra gıda üretimine olan büyük katkısı nedeniyle çok fazla üretilmiş ve kullanılmıştır.<br>
	Bu persitent (kalıcı) bileşik çevirim yoluyla her tarafa taşınmıştır. Havada ve yağmur suyunda küçük derişimlerde, kuş ve balıkların yağ dokusunda ise daha büyük derişimlerde belirlenmiştir. DDT’nin ve genelde organoklorlu pestisidlerin en önemli olumsuz etkileri, aşırı kullanımları ve çevrede dolaşımı sonucu insan ve hayvan bünyelerine alınarak yağ dokusunda birikebilmeleridir. Suda pek fazla çözünmeyen bu grup, yağ dokusunda birikmekte ve yağın metabolize edilmesi sonucu kana geçerek zararlı etkiler oluşturabilmektedir. Klorlu pestisidlerin diğer önemli olanları lindan, endrin ve dieldrin olup hepsi de böcek öldürücü olarak etkindirler. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük önem kazanan organofosforlu pestisidlerin en önemlisi paration olup diğer organofosforlu pestisidlerde olduğu gibi yapısında S, N ve P’yi bulundurmaktadır. Paration, meyve sineği gibi bazı zararlılara karşı çok etkin olmasına karşılık insanlara olan toksik etkisi nedeniyle çok dikkatli kullanılması gerekir. Diğer organofosforlu pestisidler malation, klorotion, dikapton ve metasistokstur.
</p>

<p>
	<strong>Pestisidlerin Su Organizmalarına Etkisi</strong>
</p>

<p>
	Organoklorlu ve fosforlu pestisidler ile organik asitlerden bazılarının Salmo gairneri üzerindeki lethal doz değerleri farklılık göstermektedir. Organoklorlu pestisidler organikfosforlulara ve organik asitlere göre daha yüksek bir toksik etkiye sahiptir. Bu pestisidler, besin zincirinin ilk halkalarını meydana getiren fitoplanktonlar ve zooplanktonlarda önemli etkileri vardır. Bu pestisidlerin suda uzun süre parçalanmadan kaldıkları dikkate alındığında suyun primer prodüktivitesinin hemen hemen yok olacağı sonucuna varılabilir. Bunlarla beslenen zooplanktonlar ve balıklar ise primer prodüktivitenin azalması sonucu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır.
</p>

<p>
	Pestisidlerin zooplankton yumurtaları, larvaları ve erginleri üzerine de önemli etkileri vardır. Bu konuda yapılan çalışmalar, suda bulunan pestisid miktarı artışıyla da yumurta gelişimi ve larvaların yaşama şanslarının azaldığı belirlenmiştir. Organoklorlu pestidilerin sudaki değişik miktarları birçok su organizması üzerinde negatif etkisi olduğu saptanmıştır. Pestisidler içerisinde bulunan Hg, önemli bir çevre kirleticisidir. Hayvanlarda birikime uğradıklarından besin zincirinde yüksek derişimlere ulaşabilmektedir. Balık ve midyelerde yüksek derişimlerdeki Hg, bu hayvanların yenilmesiyle insan ölümlerine neden olmuştur.<br>
	Denizlerde, günümüze kadar kullanılmış DDT’nin taşınımı nedeniyle belli bir derişimde bulunduğu bilinmekte ve fitoplanktonlar üzerinde etkisi sonucu atmosferin oksijen dengesini olumsuz yönde etkilediği belirlenmiştir. DDT, planktonlarda fotosentezi de engellemektedir. DDT’nin çevresel etkileri saptanarak yasaklanması, bu açıdan yararlı olmuştur. Organoklorlu insektisidlerin kullanımı, ölümcül dozların altında, tiroit ve Ca metabolizmasını etkilemektedir. Kanserojen etkisi de belirlenmiş bu bileşiklerin kullanımı, yumurta kabuğunun anormal gelişmesine neden olduğu deneysel olarak kanıtlanmıştır. Organoklorlu pestisidlerin belli bir düzeye ulaşması sonucu yaban hayvanlarının ölümlerine de neden olduğu saptanmıştır.<br>
	Organoklorlu insektisidlerin en belirgin özellikleri de bir canlıdan diğerine geçişidir. Karada büyük miktarlara ulaşmayan bu geçiş, suda çok daha önemli olmaktadır. Örneğin; toprakta bir kurt ya da solucan pestisidi olması, kuşa ve atmacaya geçiş nadiren ölümcül derişime ulaşmasına karşın balıkta 1000-10000 katlık bir geçiş olabilmektedir.
</p>

<p>
	<strong>Pestisidlerin Çevreye Yayılmaları</strong>
</p>

<p>
	Pestisidler, kullanıldıkları alanlarda ve üretildikleri tesislerde çeşitli taşınım yollarıyla atmosfere, göl ve deniz gibi yüzeysel sulara ve yer altı sularına taşınarak geniş bir çevrede pestisid kirliliğine neden olurlar.
</p>

<p>
	Başlıca pestisid kirlenme kaynakları şunlardır:
</p>

<ul>
<li>
		*Tarımsal uygulamalar
	</li>
	<li>
		*İnsektisid olarak evsel kullanımları
	</li>
	<li>
		*Pestisid üretim tesislerinden sızıntılar
	</li>
	<li>
		*Çeşitli endüstriyel kuruluşların atık suları
	</li>
	<li>
		*Boş pestisid ambalajlarının su ortamlarına atılması
	</li>
</ul>
<p>
	Pestisidler tarımsal alanlara uygulandıktan sonra bu alanlardan atmosfere kar ve yağmur sularının meydana getirdiği erozyonla ve direnaj sularıyla ekosistemin çeşitli kısımlarına dağılırlar. Bitki koruma ilaçlarının sirkülasyonu çok yönlü ve karmaşık bir yapıya sahiptir. Bitkiler üzerinde kalan pestisid kalıntıları besin yoluyla insan ve hayvanlara geçmekte ve ani zehirlenmeler, hatta genetik yapıyı etkileyerek kansere neden olabilecek düzeyde tehlikeler yaratabilir. Pestisidlerin insanlara direkt etkisi insan vücuduna ilacın solunum, deri veya ağız yoluyla doğrudan girmesi sonucu olmakta (akut zehirlenme), sekonder toksik etkisi ise pestisid kalıntıları içeren bitkisel veya hayvansal besin maddelerinin yenilmesiyle (kronik zehirlenme) meydana gelen zehirlenmedir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">513</guid><pubDate>Wed, 13 Dec 2017 13:49:12 +0000</pubDate></item></channel></rss>
